Bir kent yıkıldığında önce insanlar ölür. Ardından geride kalanların yaşamları dağılır. Evler, iş yerleri, okullar, hastaneler yok olur. Mahalleler, komşuluklar, anılar, kuşaklar boyunca biriktirilmiş kültürel değerler kaybolur.

Bazı kayıpların telafisi mümkün değildir. Sonra başka bir süreç başlar. Yeniden inşa. Milyarlarca dolarlık yatırımlar, büyük ihaleler, yeni konutlar, yollar, köprüler, altyapı projeleri... Ekonomik faaliyetler hızlanır. İnşaat malzemeleri üretilir, iş makineleri çalışır, finansman sağlanır. Birileri kaybettiklerini geri kazanmaya çalışırken birileri de bütün bu faaliyetlerden para kazanır.
Elbette yeniden inşa gereklidir. İnsanların hayatlarını sürdürebilmeleri için zorunludur. Ama burada pek konuşmadığımız bir çelişki var. Bir afetin yaşanmasını önlemek için yeterince kaynak ayırmayan ekonomik düzen, afet yaşandıktan sonra ortaya çıkan yıkımı gidermek için çok daha büyük kaynakları harekete geçirebiliyor. Üstelik bu kaynaklar, bazı yatırımcılar için son derece kârlı bir pazara dönüşebiliyor.
Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam'ın 27 Ekim 2026'da yayımladığı Disaster Divide (Afet Uçurumu) başlıklı raporu, bu çelişkinin pek de masum olmayan bir başka boyutunu ortaya koyuyor. Oxfam, hazırladığı ve Destroy & Rebuild Index, yani Yık ve Yeniden İnşa Et Endeksi adını verdiği çalışmada, iklim krizini ağırlaştıran ekonomik faaliyetlerle iklim krizinin sonuçlarına karşı geliştirilen ürün ve hizmetlerden kazanç sağlayan yatırım alanlarını inceliyor. Endeks 217 şirketi kapsıyor. Bu şirketlerin 2025 yılındaki ortalama kârları yaklaşık 1,8 milyar dolar. Hissedarlarına yaptıkları ortalama ödemeler ise 1 milyar doların üzerinde. Ama asıl ilginç olan şirketlerin kazançları değil, sermayenin nasıl konumlandığı. Oxfam'ın araştırmasına göre dünyanın en büyük varlık yönetim kuruluşlarından BlackRock ve Vanguard'ın endeks kapsamındaki şirketlerde bulunan yatırımlarının toplam piyasa değeri 1 trilyon doları aşıyor.
Bir tarafta iklim krizini besleyen yüksek emisyonlu faaliyetler, diğer tarafta bu krizin sonuçlarına uyum sağlamayı amaçlayan teknolojiler, ürünler ve hizmetler var. Aynı büyük yatırımcılar her iki tarafta da yer alabiliyor. Fosil yakıtlardan, karbon yoğun üretimden kazanç sağlayan sermaye, yükselen sıcaklıklara karşı kullanılan soğutma sistemlerinden, sel bariyerlerinden, yangınla mücadele donanımlarından, sigortacılık hizmetlerinden ve afet sonrası yeniden inşa faaliyetlerinden de gelir elde edebiliyor. Kısacası iklim krizini ağırlaştıran ekonomik faaliyetler de bu krizin yarattığı ihtiyaçlar da yatırım fırsatına dönüşebiliyor.
Oxfam'ın dikkat çektiği küresel afet sonrası toparlanma pazarının yıllık büyüklüğünün 2029'da 92 milyar dolara ulaşmasının beklendiğini de düşünürsek, ortada giderek büyüyen bir ekonomi bulunduğu açık. Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir husus var. Afetlere hazırlık yapan, güvenli yapılar inşa eden, yangınla mücadele teknolojileri geliştiren şirketlerin para kazanması başlı başına bir sorun değil. Bu faaliyetlere ihtiyacımız var. Üstelik Oxfam'ın araştırması da bütün bu şirketlerin kasıtlı biçimde iklim krizini derinleştirdiğini söylemiyor.
Sorun başka yerde. Hem çevresel tahribattan hem de bu tahribatın giderilmesinden kazanç elde edebilen bir ekonomik yapının, tahribatın önlenmesine ne ölçüde öncelik vereceğini sorgulamak zorundayız. Çünkü toplumun uzun vadeli yararı ile yatırımcının kısa vadeli kazancı her zaman örtüşmüyor. İşin bir de adalet boyutu var.
Oxfam'ın aynı raporda ortaya koyduğu hesaplamalara göre dünyanın en zengin yüzde 0,1'lik kesiminin neden olduğu karbon emisyonları, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 44'ünün toplam emisyonlarından daha fazla. Bir başka ifadeyle yaklaşık 8 milyon insanın tüketim ve yatırım faaliyetleriyle bağlantılı emisyonlar, 3,5 milyar insanın toplamını aşabiliyor. İklim krizinin oluşmasında çok az payı olan insanlar ise onun en ağır sonuçlarına maruz kalıyor. Yoksul bir ailenin selde kaybettiği ev belki de sahip olduğu tek mal varlığı. Kuraklık yüzünden ürününü kaybeden çiftçinin zararı, yalnızca bir yıllık geliriyle sınırlı değil. Sonraki yıl üretim yapabilme olanağını da kaybedebiliyor. Afetlerden sonra güvenli bir yere taşınmak, sigorta yaptırmak, kayıpları karşılamak, hatta yaşama yeniden başlamak bile parayla mümkün olabiliyor.
Zenginler için yönetilebilir bir ekonomik risk, yoksullar için yaşam boyu sürecek bir yıkıma dönüşebiliyor. Birleşmiş Milletlerin iklim değişikliği konusunda bilimsel değerlendirmeler yapan kuruluşu IPCC de 2022'de yayımladığı kapsamlı raporunda, iklim değişikliğinin sonuçlarının toplumlar arasında eşit dağılmadığını; yoksulluk, kırılganlık ve uyum kapasitesindeki farklılıkların afetlerin etkilerini ağırlaştırdığını ortaya koymuştu.
Burada Türkiye'ye dönmek istiyorum. 6 Şubat 2023 depremlerinden sonra Antakya'da yaşananları düşünelim. Bir kentin binlerce yıllık kültürel birikiminin, insanlarının, sokaklarının, mahallelerinin, toplumsal belleğinin büyük ölçüde yok olduğu bir afetten söz ediyoruz. Şimdi yeniden inşa ediyoruz. Konutlar yapılıyor, altyapılar kuruluyor, yollar açılıyor. Bunlar gerekli. İnsanların barınması, üretimin yeniden başlaması, günlük hayatın sürdürülebilmesi için başka bir seçenek yok. Ama bu yeniden inşa faaliyetlerini ne kadar büyük bir başarı olarak sunarsak sunalım, daha önce önlenebilecek kayıpları unutmamalıyız.
Depremin kendisini önleyemezdik. Ancak depremin böylesine büyük bir insani ve fiziksel yıkıma dönüşmesini önlemek için çok şey yapabilirdik. Oxfam'ın raporu iklim kaynaklı afetleri inceliyor; depremlerle ilgili doğrudan bir araştırma değil. Yine de iki durumun ortak bir tarafı var. Doğal tehlikelerin afete dönüşmesinde insanların aldığı veya almadığı kararlar belirleyici oluyor. Peki, neden önlemekte bu kadar yavaş, yeniden inşa etmekte bu kadar istekliyiz? Bunun tek nedeni ekonomik çıkarlar değil. Siyasi tercihler, kurumsal yetersizlikler, kısa vadeli karar alma alışkanlıkları, denetim eksiklikleri de etkili. Ancak ekonomik sistemin neyi ödüllendirdiğini göz ardı edemeyiz.
Yeni yapılan bir konutun maliyeti bellidir. İnşa edilen köprünün yatırım bedeli açıklanır. Tamamlanan bir otoyol kilometrelerle ölçülür. Hepsi görünür, sayılabilir, açılış törenlerine konu olabilir. Peki ya hiç yıkılmayan bina? Taşkın alanına yapılmadığı için su altında kalmayan mahalle? Korunduğu için selin etkisini azaltan sulak alan? Yangına karşı doğru yönetildiği için büyük bir afetin önüne geçen orman ekosistemi? Bunların ekonomik ve toplumsal değerlerini de hesaplayabiliriz. Fakat çoğu zaman hesaplamıyoruz. Çünkü gerçekleşmeyen bir afet, gerçekleşen bir yatırım kadar görünür olmuyor.
Oysa en başarılı afet yatırımı, gerektiğinde yeniden inşa edebilmemizi sağlayan yatırım değil, mümkün olan yıkımı daha en başından önleyebilen yatırımdır. Bu düşünce yeni de değil. Birleşmiş Milletlerin 2015 yılında kabul ettiği Sendai Afet Risk Azaltma Çerçevesi, afetler gerçekleştikten sonra müdahale etmekten çok, risklerin önceden belirlenmesi ve azaltılması gerektiğini vurguluyor. Afet riskini azaltmaya yönelik yatırımları, dirençli toplumlar oluşturmanın temel koşullarından biri olarak tanımlıyor. Aradan on bir yıl geçti. Hâlâ aynı sorunları tartışıyoruz.
Birleşmiş Milletler Afet Riskini Azaltma Ofisinin 2025 yılında yayımladığı Küresel Değerlendirme Raporu, afetlerin doğrudan ve dolaylı ekonomik etkileriyle dünya ekonomisine yıllık 2,3 trilyon doları aşan bir yük getirdiğini bildiriyor. Bu rakamın büyüklüğü kadar, bize ne anlattığı önemli. Doğanın işleyişini dikkate almayan planlama kararlarının, yanlış yer seçimlerinin, dayanıksız yapıların, bozulan ekosistemlerin ve ertelenen önlemlerin bedelini yalnızca afet sonrasında ödemiyoruz. Ekonomik üretimimiz, toplumsal refahımız, kamusal kaynaklarımız ve gelecek kuşaklarımız da bu bedeli ödüyor.
Üstelik doğal sistemleri tahrip ederken çoğu zaman ekonomik kalkınma adına hareket ettiğimizi düşünüyoruz. Bir sulak alanı doldurup yapılaşmaya açtığımızda ortaya çıkan gayrimenkul değerini görüyoruz. Ama aynı sulak alanın taşkınları azaltma, suyu depolama, biyolojik çeşitliliği koruma işlevlerinin kaybını aynı hesapta göstermiyoruz. Bir ormanı yapılaşmaya açtığımızda elde edilen geliri hesaplıyoruz. Fakat o ormanın kaybıyla artan erozyon, taşkın, sıcaklık ve ekosistem bozulması risklerini çoğu zaman başka kurumların, başka bütçelerin ve gelecek kuşakların sorunu hâline getiriyoruz.
Sonra bir afet yaşanıyor. Kaybettiklerimizi yeniden yapmak için para harcıyoruz. Buna da ekonomik canlanma diyoruz. İşte bu nedenle ekolojik planlama yalnızca doğayı koruma meselesi değil. Kaynakların akılcı kullanımı, ekonomik kayıpların önlenmesi, yaşam güvenliği ve toplumsal adalet meselesi. Bugün kentlerin başarısını ne kadar büyüdükleriyle, kaç yeni yapı ürettikleriyle, ne kadar yatırım çektikleriyle ölçmeye devam ediyoruz. Oysa korunabilen ekosistemlerin, azaltılan afet risklerinin, güvenliği sağlanan yerleşimlerin ve önlenen kayıpların da kalkınmanın temel göstergeleri olması gerekiyor.
Afetlere müdahale etmekten vazgeçemeyiz. Yeniden inşadan da. Ama bütün enerjimizi ve kaynaklarımızı yıkım gerçekleştikten sonra harekete geçirmeye devam edersek, aynı döngüyü tekrar tekrar yaşayacağız. Oxfam'ın araştırması bu döngünün kazananlarının da bulunduğunu gösteriyor. Her afette kaybedenlerin yanında, afetlere karşı gelişen yeni pazarlardan gelir elde edenler de var. Buradan bütün yatırımcıların afet istediği sonucunu çıkaramayız. Fakat mevcut ekonomik teşviklerin afet risklerini azaltma hedefleriyle ne ölçüde uyumlu olduğunu ciddi biçimde sorgulayabiliriz.
Belki de artık kalkınmayı yalnızca ürettiğimiz ve inşa ettiğimiz şeylerle değil, yıkılmasını önleyebildiğimiz değerlerlede ölçmeliyiz. Çünkü bir kenti yeniden inşa etmek, onu hiç yıkılmayacak biçimde planlamış olmakla aynı şey değil. Ve insanlığın asıl başarısı, yıkıntılar üzerinde yeni bir ekonomi yaratabilmek değil, o yıkıntıların oluşmasını mümkün olduğunca önleyebilmek olmalı. Birilerinin yıkımdan kazanç sağlayabildiği bir dünyada, bizim asıl sorumuz şu: İnsan yaşamını, doğayı ve kentlerimizi korumak neden hâlâ yeterince güçlü bir ekonomik ve siyasi öncelik değil?