Bilgiyi üretmek kadar kullanabilmek de önemli
Bugün afet risklerini belirlemek ve azaltmak için geçmişte sahip olmadığımız bilimsel ve teknolojik imkânlara sahibiz. Uydu görüntüleriyle arazi kullanımındaki değişimleri izleyebiliyor, coğrafi bilgi sistemleriyle çevresel ve sosyoekonomik verileri birlikte değerlendirebiliyoruz. Hidrolojik ve meteorolojik modellerle farklı senaryoların olası sonuçlarını inceleyebiliyor, gelişmiş hesaplama yöntemleri ve yapay zekâ destekli sistemlerle karmaşık ilişkileri analiz edebiliyoruz. Ancak teknolojik kapasitenin artması, kararlarımızın kendiliğinden daha doğru hâle geleceği anlamına gelmiyor. Bir araştırma sonucunun bilimsel makalede yer almasıyla bir belediyenin planlama kararına dönüşmesi arasında önemli bir mesafe var. Benzer biçimde, bir risk haritasının hazırlanması ile bu haritanın arazi kullanım kararlarını, yatırım önceliklerini ve uygulamaları gerçekten etkilemesi aynı şey değil.
Bu nedenle yalnızca yeni bilgi üretmeye değil, mevcut bilginin anlaşılmasına, paylaşılmasına, yerel koşullara uyarlanmasına ve uygulamaya aktarılmasına da odaklanmalıyız. Çalıştayda tanıttığım, Eskişehir Teknik Üniversitesi koordinasyonunda yürütülen uluslararası EPD-Net (Development of Ecological Planning and Design Learning Network and an Adaptive Smart Training Module for Disaster Resilient and Sustainable Cities) projesinin temel amaçlarından biri de budur. Türkçeye Afetlere Dirençli ve Sürdürülebilir Kentler için Ekolojik Planlama ve Tasarım Öğrenme Ağının ve Uyarlanabilir Akıllı Eğitim Modülünün Geliştirilmesi olarak çevirebileceğimiz proje, ekolojik planlama ve tasarım alanındaki bilgi birikimini uluslararası işbirliğiyle geliştirmeyi ve bu bilginin eğitim yoluyla daha geniş kesimlere ulaşmasını sağlamayı hedefliyor. Çünkü afet risklerinin azaltılması, yalnızca belirli uzmanların teknik çalışmalarına bırakılamayacak kadar kapsamlı bir konu. Yerel yöneticilerin, kamu kurumlarında çalışan teknik personelin, planlama ve tasarım profesyonellerinin, akademisyenlerin ve öğrencilerin bu alanda sürekli öğrenme ve kapasite geliştirme imkânlarına sahip olması gerekiyor.
Proje kapsamında geliştirilen uluslararası öğrenme ağı ve akıllı eğitim yaklaşımı, farklı disiplinlerde ve ülkelerde bulunan bilgi birikiminin paylaşılmasına ve uygulanabilir hâle getirilmesine hizmet ediyor. Ancak burada önemli bir başka konu daha var. Dünyanın bir kentinde başarılı olmuş bir uygulamanın başka bir kentte de aynı sonucu vereceğini varsayamayız. Her yerleşimin iklimi, topografyası, jeolojik özellikleri, ekolojik yapısı, sosyal koşulları ve kurumsal kapasitesi farklıdır. Bu nedenle uluslararası deneyimlerden yararlanırken hazır çözümleri kopyalamak yerine, başarılı uygulamaların arkasındaki bilimsel ilkeleri ve yöntemleri anlamamız gerekir. Örneğin başka bir ülkedeki sünger kent uygulamasında başarılı sonuçlar elde edilmiş olması, benzer bir uygulamanın İstanbul'da veya başka bir kentimizde aynı performansı göstereceğini garanti etmez.
Bu nedenle eğitim ve kapasite geliştirme çalışmalarının temel hedeflerinden biri, farklı koşullarda doğru analizleri yapabilecek ve uygun kararları geliştirebilecek yetkinliklerin kazandırılması olmalıdır. IFLA'nın başlattığı uluslararası çalıştay serisini de bu açıdan değerli buluyorum. Farklı ülkelerden uzmanların deprem, sel ve yangın deneyimlerini paylaşmaları önemli. Ancak daha da önemlisi, bu deneyimlerin ortak yöntemlere, eğitim materyallerine, uygulama rehberlerine ve kurumların kullanabileceği araçlara dönüştürülebilmesi. Böyle bir yaklaşım, uluslararası mesleki işbirliğinin yalnızca konferanslar ve bilgi paylaşımıyla sınırlı kalmasını önleyerek afetlere hazırlık kapasitesinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Yarım yüzyıl önceki bir yaklaşımın bugünkü karşılığı
Aslında doğal sistemleri merkeze alan bu düşünce, peyzaj mimarlığı açısından yeni değil. Ian McHarg, 1969 yılında yayımlanan Design with Nature adlı eserinde, planlama ve tasarımın doğaya karşı değil, doğayla birlikte gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmuştu. McHarg'ın yaklaşımının en önemli katkılarından biri, doğal çevrenin farklı bileşenlerinin birlikte değerlendirilerek arazinin çeşitli kullanımlar açısından uygunluğunun ortaya konulabileceğini göstermesiydi. Jeoloji, toprak, topografya, su sistemleri, bitki örtüsü ve diğer çevresel özellikler birbirinden bağımsız unsurlar olarak değil, birbiriyle ilişkili bir bütünün parçaları olarak ele alınmalıydı. Bugün coğrafi bilgi sistemleri, uzaktan algılama ve gelişmiş modelleme yöntemleriyle gerçekleştirdiğimiz pek çok analiz, düşünsel olarak bu yaklaşımın mirasını taşıyor. Ancak aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bazı temel sorular hâlâ yeterince karşılık bulmuş değil. Nerede yapılaşmalıyız? Hangi alanları korumalıyız? Hangi doğal süreçlere müdahale etmemeliyiz? Bir yatırımın kısa vadeli ekonomik getirisi ile uzun vadeli çevresel ve toplumsal maliyetleri arasında nasıl bir denge kurmalıyız?
Bu sorular yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik sorulardır. Çünkü planlama kararlarının sonuçları toplumun bütün kesimlerini eşit biçimde etkilemez. Ekonomik olanakları sınırlı, güvenli konutlara ve yeterli altyapı hizmetlerine erişimi bulunmayan, afet sonrasında başka bir yere taşınma imkânı olmayan topluluklar, doğal tehlikelerin oluşturduğu riskler karşısında çok daha kırılgan olabilir. Bu nedenle afet dirençliliğini yalnızca yapıların dayanıklılığı veya altyapı sistemlerinin kapasitesi üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Kentlerde risklerin nasıl dağıldığını, hangi toplulukların daha fazla tehlikeye maruz kaldığını ve alınan önlemlerin kimlere yarar sağladığını da sorgulamak gerekir. Bir kentte yeşil alan miktarının artması olumlu bir gelişme olabilir. Ancak yeni yeşil alanlar yalnızca belirli mahallelerde yoğunlaşıyor, aşırı sıcaklık veya taşkın tehlikesiyle karşı karşıya bulunan dezavantajlı bölgelerde yeterli iyileşme sağlanamıyorsa, bu artışın toplumsal yararı sınırlı kalabilir. Benzer biçimde, büyük altyapı yatırımlarının yalnızca toplam ekonomik yararına değil, riskleri ve yararları farklı toplumsal kesimler arasında nasıl dağıttığına da bakmalıyız. Dolayısıyla dirençli kentler oluşturmak, yalnızca mühendislik ve teknoloji meselesi değil; kamu yararı, sosyal adalet ve planlama etiğiyle de doğrudan ilişkili bir sorumluluktur.
Bir sonraki afeti beklemek zorunda değiliz
İstanbul'da yaşanan sel ile 6 Şubat depremleri farklı doğal süreçlerin sonucu. Birinde aşırı yağış ve suyun hareketi, diğerinde yer kabuğundaki hareketler söz konusu. Bu tehlikelerin ortaya çıkış mekanizmaları, etkileri ve alınması gereken teknik önlemler birbirinden farklı. Ancak bu iki olayın kentlerimizin geleceğine ilişkin ortak bir mesajı var. Doğal tehlikeleri her zaman önleyemeyiz. Depremlerin gerçekleşmesini engelleyemeyiz, aşırı yağışları durduramayız. Fakat bu olayların ne ölçüde can kaybına, ekonomik zarara ve toplumsal yıkıma dönüşeceğini etkileyen çok sayıda karar verebiliriz. Yerleşimlerin nerede gelişeceği, hangi alanların korunacağı, kamusal yatırımların nasıl önceliklendirileceği, güvenli açık alanların nasıl planlanacağı ve afet sonrasında nasıl yeniden yapılanılacağı bu kararların başında gelir. Bu nedenle afet yönetimindeki başarıyı yalnızca olay gerçekleştikten sonra kaç kişiye ulaştığımızla, kaç arama kurtarma ekibini görevlendirdiğimizle veya ne kadar hızlı yeniden inşa ettiğimizle ölçmemeliyiz.
Bunların hepsi kuşkusuz önemli. Özellikle afet anında müdahale kapasitesi, insanların yaşamını korumak açısından vazgeçilmezdir. Ancak asıl başarı ölçütlerimiz arasında, afet gerçekleşmeden önce kaç insanın riskini azaltabildiğimiz, hangi kayıpları önleyebildiğimiz ve ne kadar güvenli yaşam çevresi oluşturabildiğimiz de bulunmalıdır. Çünkü önlenebilir riskler azaltılmadığında, afetlerden sonra gösterilen bütün çabalara rağmen benzer kayıplarla yeniden karşılaşabiliriz. İşte bu nedenle peyzaj mimarlığının da kendi sorumluluğunu yeniden değerlendirmesi gerektiğine inanıyorum.
Peyzaj mimarlığı mesleğinin değeri yalnızca afetlerden sonra zarar görmüş alanları iyileştirmesinde değil, afetlerden önce riskleri tanımlayabilmesinde, ekolojik sistemlerin işleyişini ortaya koyabilmesinde ve bu risklerin azaltılmasına katkı sağlayabilmesindedir. Bunun için doğal sistemleri anlayan, diğer disiplinlerle birlikte çalışabilen, bilimsel bilgiyi planlama kararlarına dönüştürebilen ve kamu yararını önceleyen bir yaklaşımın güçlendirilmesi gerekiyor. Burada sorumluluk yalnızca peyzaj mimarlarına da ait değil.
Üniversitelerin bilimsel bilgi üretmenin yanında bu bilginin toplumsal yarara dönüşmesine katkı sağlaması, yerel yönetimlerin planlama kararlarını bilimsel temellere dayandırması, kamu kurumlarının risk azaltma çalışmalarını uzun vadeli politikalarla desteklemesi ve meslek kuruluşlarının sahip oldukları bilgi birikimini karar süreçlerine daha etkin biçimde taşıması gerekiyor. IFLA'nın düzenlediği çalıştayda Antakya üzerinden anlatmaya çalıştığım mesele de buydu. Aslında bir şehrin yıkımından hareketle bütün kentlerimizin geleceğine ilişkin ortak sorumluluğumuzu tartışmak istedim. Antakya'nın deprem sonrasında yaşadıkları, İstanbul'un sel karşısındaki kırılganlığı veya başka bir kentimizin orman yangınları karşısındaki riskleri, birbirinden bağımsız meseleler olarak görülmemeli. Bu olayları birbirine bağlayan temel konu, insan yerleşimlerinin doğal sistemlerle kurduğu ilişki ve bu ilişkiyi şekillendiren kararlarımızdır. Sunumumun sonunda yeniden başlangıçtaki soruya döndüm:
Neredesin Sen?
Afet sonrasında yakınlarını arayan insanlar için bu sorunun taşıdığı anlamı kelimelerle ifade etmek kolay değil. Ancak bizler için de önemli bir mesleki ve insani sorumluluğu hatırlatıyor. Sahip olduğumuz bilgiyle, geliştirdiğimiz teknolojilerle, verdiğimiz planlama ve tasarım kararlarıyla insanların yaşamını korumak için ne yapıyoruz? Bu soruya yalnızca “Buradayız” diyerek yanıt vermemiz yeterli değil. Yanıtımızın hazırladığımız planlarda, geliştirdiğimiz projelerde, koruduğumuz doğal alanlarda, azaltabildiğimiz risklerde ve hayata geçirdiğimiz uygulamalarda karşılığını bulması gerekiyor. Çünkü bilimsel bilginin gerçek değeri, yalnızca ne kadar ileri olduğuyla değil, insanların yaşamında neyi değiştirebildiğiyle de ölçülür.
Peyzaj mimarlığı, afetlerin ardından yaşamı yeniden kurmaya katkı sağlayan bir meslek olmanın yanında, afetler gerçekleşmeden önce riskleri azaltan ve yaşamı koruyan bir disiplin olarak da sorumluluk üstlenmelidir. Yarım yüzyılı aşkın süre önce McHarg'ın doğayla birlikte tasarlama çağrısını bugün çok daha geniş bir sorumluluk çerçevesinde düşünmemiz gerekiyor. Çünkü mesele artık yalnızca doğal çevrenin korunması değil, doğal sistemleri anlayarak insanların daha güvenli bir geleceğe sahip olmasını sağlayabilmek. Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: Bir sonraki afetin ardından nerede olacağımızı değil, o afet yaşanmadan önce ne yapmış olacağımızı sorgulamanın zamanı gelmedi mi?
Son…