Geçen günlerde okuduğum iki haber üzerine yazıyorum bu hafta. İlk bakışta birbirleriyle pek ilgileri yoktu.
Birinde bilim insanlarının fırtına sırasında ağaçların yapraklarında ortaya çıkan, insan gözünün göremediği çok zayıf elektriksel parlamaları ilk kez doğrudan gözlemlemesinden söz ediliyordu. Diğerinde ise bizonların yaşadıkları otlakları yalnızca tüketen hayvanlar olmadığı, hareketleri, otlamaları, ezdikleri toprak, dışkıları ve bütün bunların yarattığı geri beslemeler aracılığıyla peyzajın işleyişini değiştirdikleri anlatılıyordu.
Biri bir yaprağın ucunda gerçekleşiyor. Diğeri kilometrelerce karelik bir peyzajda. Ama aslında ikisi de aynı şeyi anlatıyor: Doğa boş durmuyor. Biz doğaya baktığımızda çoğu zaman yalnızca gördüğümüz nesneleri algılıyoruz. Ağaç görüyoruz. Ot görüyoruz. Bizon görüyoruz. Toprak görüyoruz. Bulut görüyoruz. Oysa ekolojik açıdan önemli olan çoğu zaman bu nesnelerin kendileri değil, aralarındaki ilişkiler.
Ağaçlarla başlayalım. Fırtına denildiğinde aklımıza yıldırım gelir. Büyük, gürültülü, dramatik bir olaydır. Fakat araştırmacılar fırtına sırasında ağaçların yaprak ve iğne uçlarında çok daha küçük elektriksel boşalmaların oluştuğunu gösterdiler. İnsan gözü bunları göremiyor. Özel cihazlarla ultraviyole bölgede algılanabiliyorlar. Başka bir ifadeyle, gökyüzündeki elektriksel alan ile ağacın fiziksel yapısı arasında, biz farkında bile olmadan bir etkileşim gerçekleşiyor. Ağaç yalnızca yağmurun altında duran pasif bir nesne değil. Atmosferle ilişkide. Elektriksel alanla ilişkide. Toprakla ilişkide. Suyla ilişkide. Mikroorganizmalarla ilişkide. Çevresindeki diğer canlılarla ilişkide.
Sonra bizonları düşünün. Büyük bir otoburun otladığını gördüğümüzde ilk düşüncemiz genellikle basittir: Hayvan otu yiyor. Oysa ekosistem açısından olay orada bitmiyor, aslında yeni başlıyor. Bizon otu biçiyor. Hareket ederken toprağı eziyor ve yer yer açıyor. Dışkısıyla besin maddelerini yeniden toprağa taşıyor. Otladığı alanlarda bitkilerin yeniden büyümesini etkiliyor. Bazı bölgeleri daha yoğun, bazılarını daha az kullanarak farklı bitki yapılarının oluşmasına katkıda bulunuyor. Sonuçta yalnızca peyzajın içinde yaşayan bir hayvan değil. Peyzajı üreten aktörlerden biri.
Ekolojide bu nedenle bazı türleri “ekosistem mühendisi” olarak tanımlıyoruz. Bence burada bizi ilgilendirmesi gereken çok daha büyük bir mesele var. Günlük dilde sık sık “doğanın dengesi” diyoruz. Fakat bilimsel açıdan düşündüğümüzde doğadaki denge, terazinin iki kefesinin hareketsiz biçimde aynı seviyede durmasına benzemiyor.
Doğa hiçbir zaman tamamen durağan değil. Türler artıyor, azalıyor. Nehirler yatak değiştiriyor.Ormanlar yaşlanıyor. Yangın çıkıyor. Otoburlar bitkileri tüketiyor. Yırtıcılar otoburların davranışını değiştiriyor. Yağmur toprağı değiştiriyor. Bitkiler atmosferi etkiliyor. Mikroorganizmalar toprağın kimyasını dönüştürüyor. Sonra sistem yeniden örgütleniyor.
Yani doğanın gücü değişmemesinde değil. Değişirken işleyebilmesinde. Bizim asıl anlamakta zorlandığımız noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Modern insan doğayı uzun süre dekor olarak gördü. Kentlerin dışındaki yeşil alan. Yapılaşmamış arazi. Ekonomik faaliyet başlamadan önce var olan boşluk. Korunması gerekiyorsa çevresine sınır çizdiğimiz bir alan. Oysa doğa bir fon değil.Çalışan bir sistem. Ve bu sistemde işe yaramayan canlı bulmak düşündüğümüzden çok daha zor.
Bir böcek yalnızca böcek değildir. Bir mantar yalnızca mantar değildir. Bir kurt yalnızca avcı değildir.Bir bizon yalnızca otlayan büyük bir memeli değildir. Bir ağaç da yalnızca karbon tutan odunsu bir gövde değildir. Her biri başka süreçlerin düğüm noktasıdır. Birini sistemden çıkardığınızda yalnızca bir tür eksilmez. İlişkiler eksilir. İşte biyolojik çeşitlilik kaybının gerçek tehlikesi de burada.
Çoğu zaman meseleyi “kaç tür kaldı?” sorusuna indiriyoruz. Elbette bu önemli. Ama daha önemli bir soru olabilir: Kaybettiğimiz türle birlikte hangi işlevleri kaybediyoruz? Hangi tohum artık taşınmıyor?Hangi bitki artık tozlaşmıyor? Hangi toprak artık karıştırılmıyor? Hangi av popülasyonu artık kontrol edilmiyor? Hangi besin maddesi artık sistem içinde dolaşamıyor? Hangi ekolojik ilişki sessizce ortadan kalkıyor? Ve bu soruların cevaplarının büyük bölümünü henüz bilmiyoruz.
Ağaçların fırtına sırasında gözümüzün göremediği elektriksel olaylara katıldığını daha yeni doğrudan gözlemliyoruz. Oysa ağaçlar bunu biz keşfetmeden milyonlarca yıl önce de yapıyordu. Bizonlar otlakları bizim “ekosistem mühendisliği” kavramını icat etmemizden çok önce şekillendiriyordu. Doğa bizim onu anlamamızı beklemedi. Çalışmaya devam etti. Belki biraz daha alçakgönüllü olmamız gereken yer tam burası. Çünkü insanlık bugün doğayı yönetmekten, restore etmekten, yeniden tasarlamaktan ve hatta teknolojik olarak iyileştirmekten söz ediyor.
Bunların bazıları elbette gerekli. Ama önce neyi yönettiğimizi anlamamız gerekiyor. Bir ekosistemi birkaç değişkene indirgediğimiz anda büyük resmi kaçırabiliriz. Bir ormanı yalnızca ağaç sayısıyla, bir nehri yalnızca debiyle, bir toprağı yalnızca tarımsal verimle, bir hayvanı yalnızca popülasyon büyüklüğüyle değerlendiremeyiz. Çünkü yaşam, parçaların toplamından daha fazlasıdır.
Asıl mesele parçaların birbirleriyle ne yaptığıdır. Bu iki haber bana yeniden bunu düşündürdü. Bir yaprağın ucundaki görünmez elektrik boşalmasıyla binlerce kilogramlık bir bizon arasında doğrudan bir ilişki yok elbette. Ama ikisi aynı gerçeğin farklı ölçeklerdeki ifadeleri. Doğa pasif değil. Sürekli etkileşiyor. Dönüştürüyor. Tepki veriyor. Uyum sağlıyor. Kendisini yeniden örgütlüyor. Ve bunu çoğu zaman biz fark etmeden yapıyor.
Belki de doğayı korumaya başlamadan önce öğrenmemiz gereken ilk şey şu: Onu çalıştıran bütün ilişkileri henüz bilmiyoruz. Bu nedenle bazen yapabileceğimiz en akıllıca şey doğaya yeni bir şey eklemek değil. Çalışmaya devam edebilmesi için ona biraz alan bırakmak.
(SONHABER GAZETESİNDEN ALINTIDIR)