Bazı ölümler vardır…Takvim yaprağıyla ölçülmez. Saatle ölçülmez. “Geçti” diye kandıramazsın kendini. Çünkü geçmez.
Geçen hafta…Kedimiz Başkan öldü. Yazarken bile saçma geliyor.
“Başkan” dedim diye mi ağır geliyor, yoksa “öldü” dediğim için mi… bilmiyorum. İnsan cümleyi kurarken bile pazarlık ediyor: “Gitti” diyeyim… “Kaybettik” diyeyim…“Uyudu” diyeyim…Hayır…Öldü... Bana emanet edilmiş bir candı, Başkan. O emaneti koruyamadım…
Bu kelimeyi ağzına aldığın anda, evin içindeki hava değişiyor. Sanki duvarlar bir tık daha yakına geliyor. Sanki tavan biraz daha alçalıyor. Sanki sesler, eşyaların içine saklanıyor. Kedidir, derler. Kedi “kedi” değildir. Kedi… evin nabzıdır. Evin sessizliği içinde yürüyen, görünmez bir metronomdur. Gece yarısı su kabına gidişindeki tıkırtı… hayatın “devam” dediği küçük işarettir. Sabahın ilk ışığında yatağıma çıkışı… dünyanın hâlâ döndüğünü kanıtlayan bir işaret. Başkan… Benim işaretimdi. Şimdi o işaret yok.
Şimdi… evde bir “eksik” var, ama eşya eksikliği gibi değil. İnsanın göğsünde bir organın yerinden sökülmesi gibi. Dışarıdan bakınca anlaşılmıyor. İçerideyse… her nefeste sürtüyor. En acısı ne biliyor musun? Evin içinde hâlâ gözün onu arıyor. Kendini yakalayıp hüzünleniyorsun sonra. Koridora bakarken yakalıyorsun. Mutfaktan dönerken ayaklarının ucuna dikkat ederken yakalıyorsun. “Kapıyı sert kapatma, korkar” refleksi… hâlâ çalışıyor.
Beyin… otomatik pilotta. Kalp… acil inişte.
Sonra bir şey daha oluyor. Sessizlik. Başkan’ın sessizliği bile vardı. Evet, kedi sessizdir. Ama o sessizliğin içinde bir varlık gürültüsü vardır. Bazen sadece bakar. O bakışın, insanın omzuna koyduğu ağırlık vardır: “Ben buradayım.”
Şimdi… “burada” yok. Bir kedinin ölümü…Bir evin haritasını değiştirir. Koltuğun kenarında artık kimse kıvrılmaz. Güneşin vurduğu yerde artık kimse ısınmaz. Halıdaki o küçük tüyler bile… “delil” gibi durur. Temizlersin. Bir daha çıkar. Sanki ev sana şunu söylemek ister: “Sen ne kadar silersen sil… o burada yaşadı. ”Yaşadı. Bak… yine pazarlık. “Yaşadı. "İnsan, “öldü” dememek için cümleye kaçış tüneli kazıyor. Ben kazamadım.
Çünkü Başkan, öyle “kedi” gibi yaşını alıp ölmedi. Kötü bir film gibi… Sürükleyerek. Uzatarak. İnsanı her gün yeniden hazırlıksız yakalayarak. Hani bazı acılar vardır ya…Bir kere olur, biter. Kırılır, kanar, sararsın. Bu öyle değil. Bu… her gün ayrı bir sahne. Her gün başka bir ihtimal. Her gün “bugün daha iyi” diye sevinip, akşamına “yok” diye çöküş.
Ve sen…Veteriner kapılarında, serumların gölgesinde, kan tahlillerinin soğuk sayılarında…Bir canlıyı hayatta tutmaya çalışırken aslında kendi aklını da hayatta tutmaya çalışıyorsun. İnsanın elinde bir şey yok. En büyük yalan şu: “Bir şeyler yapıyoruz." Yapıyorsun, evet. Taşıyorsun. Bekliyorsun. Soruyorsun. Araştırıyorsun. Gece uykusuz kalıyorsun. Mucize arıyorsun. Ama sonuçta… Bir kedinin vücudu, bir virüsün karşısında küçücük kalabiliyor.
Şimdi bunu yazınca… bazıları yine hafife alacak.“Alt tarafı kedi.”Bu cümleyi kuranların kalbi, alt tarafı kalp işte.Atıyor diye kendini insan sanıyor.Sevmenin ne olduğunu bilmeyen, kaybetmenin ağırlığını da bilmez.
Başkan…Benim çocuklarımın ev arkadaşıydı. Evdeki gerilimi emen süngerdi. Bir bakışıyla “sakin ol” diyen danışmandı. Bir miyavıyla “açım” değil; “buradayım” diyen canlıydı. Adı Başkan’dı.
Biz ona “Başkan” diye seslenirken gülüyorduk bazen. Evin içinde komik bir ciddiyet yaratıyordu. Kedi dediğin, zaten ciddiyetin içine sızan bir şakadır. Ama sonra…O isim, acının içine gömülünce… komiklik kalmıyor. Şimdi “Başkan” dediğimde…Sanki bir makamdan değil, bir mezardan söz ediyorum. Ve insan… kendi evinde yas tutmayı öğreniyor. Yas… dışarıdan görünen bir şey değil. İçeride oluyor. İç organlara işliyor. Mesela koridor. En basit şey: Mama kabı. Bir kap düşün. Plastik. Basit. Market ürünü.
Ama sen onu eline alınca…Sanki bir anı tutuyorsun. Sanki o kap, Başkan’ın diliyle dokunduğu son yer. Atmak istiyorsun. Atamıyorsun. Kaldırmak istiyorsun.
Kaldıramıyorsun. Çünkü insan, yokluğu yönetemez. Yokluğu idare eder sadece. Bir de su kabı var. O su kabının sesi…Gece yarısı…Karanlıkta…Tık… tık… tık…Şimdi o ses yok. Ve fark ediyorsun: Hayat, aslında tıkırtılardan ibaretmiş. İnsan, gürültüyü “hayat” sanarmış.
Meğer hayat… küçük seslerin sürekliliğiymiş.
Başkan gidince… Hayatımın içindeki süreklilik kırıldı. Bunu “üzgünüm” diye anlatamazsın. Bu, “üzgünüm” değil. Bu… bir parçanın kopması. Peki niye bu kadar ağır? Çünkü hayvanlar… İnsanın bütün maskelerini delip geçen tek varlık olabilir.
İnsan insana yalan söyler. İnsan insana rol yapar. İnsan, kendine bile rol yapar. Ama bir kediye yapamazsın. Kedi bakar…Kimin gerçek, kimin sahte olduğunu anlar gibi bakar. Başkan’ın bakışı…Bazen beni yakalardı. Hani insanın içinden geçen bir düşünce olur… kirli, kırıcı, bencil…Kendi kendine “ben böyle biri değilim” dersin. Başkan bakardı. Ve ben… kendimi düzeltirdim. Şimdi…O bakış yok.
Şimdi insan, kendi içindeki boşluğu daha net duyuyor. Çünkü denetleyen, yargılamayan ama gören göz gitti. Başkan’ın ölümü…Bana şunu öğretti: Sevgi… bir “his” değil. Sevgi… bir düzen. O düzen bozulunca… ev dağılmıyor sadece. İç dünya dağılıyor. Bir kedinin ölümü…İnsanın içindeki “kontrol” yanılsamasını da öldürüyor. Çünkü sen kendini ne sanıyorsun? Akıllı. Güçlü. Planlı. Düzenli. Sonra bir virüs geliyor… Bir mikrop… Bir enfeksiyon… Ve bütün akademik unvanların, bütün “akıl” iddiaların… bir mama kabının yanında susuyor.
Orada…İnsan, en çıplak halini görüyor: Aciz… ve acizlik… insanın en çok sakladığı şey. Ben saklayamadım. Başkan’ı kaybederken, kendimi de kaybettim bir parça. Birinin “Hayat devam ediyor” demesini istemiyorum. Evet, devam ediyor. Biliyorum. Ama nasıl? Hayat devam ediyor dediğin şey…Birinin ölümüyle devam ediyorsa…Devam eden şey hayat değil; alışkanlık. Hayat dediğin…Sevdiğin bir varlığın evin içinde yürümesiyle “hayat” olur. Şimdi evin içinde yürüsem ne olur? Ben yürüyorum. Eşyalar duruyor. Duvarlar aynı. Ama Başkan yok. Bu, “devam” değil. Bu… “eksilerek sürme. ”Bir de şu var. Kediler… ölürken bile “kedi” gibi ölür derler. Yani sessiz. Yani gururlu. Yani kimseye yük olmadan. Yalan.
Kedi de acı çeker. Kedi de korkar. Kedi de zayıflar. Ve sen… buna şahit olursun. Şahit olmak… bazen kaybetmekten daha ağırdır. Çünkü kaybetmek, bir an. Şahitlik… günler sürer. Gözünün önünde…Bir canlının gücü azalır. Ve sen… “Keşke ben çekseydim” dersin. Ama çekemezsin. İnsan, sevdiğini kurtaramayınca… kendinden utanır. Bunu kimse söylemez. Ben söyleyeyim. Utandım. Çünkü elimden geleni yaptım diyorum… ama içimde bir ses var: “Yetmedi.”
İşte yasın en pis tarafı burada. Yas… sadece “özlem” değildir. Yas… suçlulukla karışır. Yas… muhasebeyle karışır. Yas… “keşke” ile zehirlenir. Keşke şunu daha erken fark etseydim. Keşke şu tahlili daha önce isteseydim. Keşke şu gece uyumayıp başında dursaydım. Keşke…Keşke kelimesi, insanın kendi kendine kurduğu işkencedir. Ve hiçbir işe yaramaz. Çünkü gerçek şu: Bazı şeyler… sen ne yaparsan yap… olur. Başkan öldü. Bunu kabullenmek, bir kelimeyi kabullenmek değil.
Bir de kızım Derya var. Çocuklara ölüm anlatmak…İnsanın kendine ölüm anlatması gibi. O “Başkan’ı istiyorum” diyor… Bir an duruyorsun. Cümle boğazında düğümleniyor. “O artık yok, gitti” diyorsun. Ve o anda… Derya’nın yüzü yine düşüyor. İnsan, çocuğunun yüzünün düştüğü anı unutmaz. Çünkü o an… dünyadaki bütün “koruma” iddiaların iflas eder. Çocuk üzülmesin diye her şeyi yaparsın. Ama ölüm gelince… hiçbir şey yapamazsın.
Bir de şu var…İnsan, hayvanına “vedalaşamadığını” hisseder. Oysa vedalaşma diye bir şey yoktur. Senin vedalaşma dediğin şey…Kendini hazırlama tiyatrosudur. Ölüm, provalı gelmez. Başkan’ın son günleri…Benim için bir tür laboratuvardı. İnsanın sevgisi ölçülüyor.
Sabrı ölçülüyor. İnancı ölçülüyor. Ve en acı test şu: Umut.
Umut… bazen ilaçtır. Bazen de zehir. Çünkü umudu kesersen, vicdanın sızlar. Umut edersen… acıyı uzatırsın. Bu ikilemin içinde kalırsın… ve sonra… Çarşamba sabahı telefon çalar. Başkan yoktur. Hayatın en utanmaz tarafı şudur: Dünya… senin acına aldırmaz. Trafik akar. Haberler akar. İnsanlar güler. Çay demlenir. Senin evinde bir “yıldız” sönmüştür. Ama dışarıda… neonlar yanar. Bu yüzden insanlar acılarını gizler. Çünkü acı… dışarıda komik bulunur. “Abartma” derler. Abartmıyorum. Benim evimde bana emanet bir can vardı. Şimdi yok. Ve ben… bunu yazıyorum. Niye yazıyorum?
Başkan…Sana borçluyum. Bunu söylemek bile insanı ağlatıyor. Çünkü borç dediğin şey… ödenir. Ama sana olan borcum… ödenmez. Sen benim evime geldin. Ben sana ne verdim? Mama. Su. Ama bunlar… senin verdiğinin yanında küçük kalıyor. Çünkü sen… benim duygumu büyüttün. İnsan, bir canlıyı sevince… kendi kalbinin kapasitesini görür. Ben kalbimin kapasitesini, seninle, senin gidişinle gördüm…
Akıl… bazen acının düşmanıdır. Çünkü akıl, gerçeği hatırlatır. Kalp, gerçeği unutmak ister. Bu savaşın adı yas. Bu yazıyı okuyanlardan bir kısmı… “koca profesör, ne kadar da abartıyor” diyecek, bazısı “çok duygusal” diyecek. Evet. Duygu… insanın en dürüst tarafı. Ve ben… şu an dürüstüm. Başkan öldü. Ben de bir parçamı gömdüm. Ama şunu da biliyorum: Sen sadece benim kedim değildin. Sen… benim evimin hafızasıydın. Hafıza gidince…İnsan, kendini de eksik hatırlar. O yüzden ben… seni yazıya çeviriyorum. Belki bu yazı… bir mezar taşı değil. Belki bir hatırlatma.
Bazı varlıklar… küçük görünür. Ama hayatta bıraktığı boşluk… kocamandır. Başkan’ın boşluğu… kocaman. Ve ben… o boşluğun içine bakınca… sadece seni görmüyorum. Kendimi de görüyorum.
İnsanın en büyük hatası…Sevdiğini “hep var” sanması. Sen de vardın sanıyordum. Meğer hayat, “hep var” diye bir şey bilmiyormuş. Hayat… her şeyi kiralık veriyormuş. Süreyi söylemeden. Ve bir gün… anahtarı alıyormuş. Başkan… anahtarını aldılar. Ben evde kaldım. Evin içindeki boşlukla…Şimdi sana veda ederken… “mekânın cennet olsun” demek istiyorum. Ama cennette olmayacaksın, biliyorum. Bildiğim diğer şey şu: Senin olduğun yer… sıcak olurdu. Senin olmadığı yer… soğuk. Demek ki cennet… sıcaklıksa…Cennet, bir kedinin kıvrıldığı yerdir. Benim cennetim… geçen hafta kapandı. Başkan…Sana son kez sesleniyorum. Eğer bir yerlerde hâlâ duyuyorsan…Bil ki…Ben seni “kedi” diye sevmedim. Ben seni… evimin bir parçası diye sevdim. Ve şimdi… evim eksik.
Kapatırken…Okuyan herkes şunu bilsin: Bir kedinin ölümü, “alt tarafı” değildir. Bir kedinin ölümü…İnsanın içindeki merhametin sınavıdır. Ben sınavdan geçtim mi bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Ben seni sevdim, Başkan. Hem de… canımı çok acıtacak kadar.
Elvada Başkan…