Kocaman sevgiyi sadece bir şemsiye ile anlatmak…
Gazetecilik işte öyle bir meslek… Kimi zaman öfkelendiren, kimi zaman üzen, kimi zaman da insanlığın hala ölmediğini hatırlatan görüntülerle karşılaşıyorsunuz.
Ama bazı görüntüler var ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin hafızanızdan silinmiyor.
İşte 11 yaşındaki Alperen Macit'in görüntüleri de benim için onlardan biri oldu.
Eskişehir'de yağmurlu bir gün...
30 Ağustos Ortaokulu'nun bahçesinde çocuklar oyun oynuyor. Yağmurdan korunmak için kapüşonlarını başlarına geçiriyorlar.
Ama içlerinden biri, elindeki şemsiyeyi kendi üzerine değil, okul bahçesindeki Mustafa Kemal Atatürk büstünün üzerine tutuyor.
Çünkü Atası ıslansın istemiyor.
Ne bir öğretmeni söylemiş bunu yapmasını ne de bir başkası yönlendirmiş.
Üstelik görüntülerinin çekildiğinden bile haberi yok.
Tamamen içinden geldiği gibi...
O çocuğun adı Alperen Macit.
Henüz 11 yaşında.
Ve belki de hepimize, uzun uzun anlatılan pek çok şeyden daha fazlasını tek bir hareketiyle anlattı.
"Atam ülkemizi kurtardı, ben de onun ıslanmasına izin veremezdim"
Görüntüler bana ulaştığında Alperen'le mutlaka tanışmak istedim.
Çünkü o şemsiyenin altında yalnızca bir Atatürk büstü değil, bir çocuğun yüreğinde taşıdığı kocaman bir sevgi vardı.
Gerekli izinlerin alınmasının ardından okuluna gittik.
Yağmur yine yağıyordu.
Alperen'e neden böyle yaptığını sordum.
Verdiği cevap son derece basitti ama bir o kadar da anlamlıydı:
"Atam bizim ülkemizi kurtardı, ben de onun ıslanmasına izin veremezdim."
Bir başka soruma ise şöyle karşılık verdi:
"Islanmasına içim el vermedi."
Hepsi bu!
Ne süslü cümleler ne de ezberlenmiş sözler...
Sadece 11 yaşındaki bir çocuğun içinden gelenler.
Aslında Alperen'in o gün tuttuğu şemsiye, hepimizin bildiği ama zaman zaman unuttuğu bir gerçeği yeniden hatırlattı.
Atatürk sevgisi yalnızca meydanlarda, törenlerde, konuşmalarda yaşamıyor.
Bazen bir okul bahçesinde, yağmurun altında, küçücük bir çocuğun ellerinde hayat buluyor.
Atatürk'ün izi çocukların kalbinde…
Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara verdiği değeri anlatmaya gerek var mı?
Dünyada çocuklara bayram armağan eden bir liderden söz ediyoruz.
Cumhuriyet'in geleceğini gençlere emanet eden, çocukları bu ülkenin yarınları olarak gören bir liderden...
Ve aradan geçen onca yıla rağmen o çocukların kalbindeki karşılığını görüyorsunuz.
Alperen'in hareketi bana bir kez daha gösterdi ki Atatürk'ün bu topraklarda bıraktığı iz, yalnızca anıtlarda, heykellerde ya da tarih kitaplarında değil.
O iz, insanların vicdanında.
O iz, Cumhuriyet'in yetiştirdiği nesillerin hafızasında.
Ve hepsinden önemlisi, çocukların tertemiz kalplerinde.
Zaman geçer, nesiller değişir, tartışmalar yaşanır.
Ama bir ülkenin kurucusuna duyulan sevgi, böyle içten ve kendiliğinden ortaya çıkıyorsa o sevginin kökleri sanılandan çok daha derindedir.
İsteyen istediği kadar tartışsın.
Atatürk'ün bu ülkenin insanından, hele ki çok sevdiği çocukların kalbinden silinmesi mümkün değil.
Çünkü bazı sevgiler öğretilmekle kalmaz, kuşaktan kuşağa aktarılır.
Alperen de bunun en güzel örneklerinden biri oldu.
Bir haberin arkasındaki güzel insanlar...
Bu haberin ortaya çıkmasında emeği geçenlere de ayrıca teşekkür etmek istiyorum.
Öncelikle o güzel görüntüleri çekip bana ulaştıran hanımefendiye...
Belki kendisi için yalnızca birkaç saniyelik bir görüntüydü ama sayesinde çok anlamlı bir hikayeye tanıklık ettik.
Ardından, haber için gerekli izinlerin hızlı şekilde sonuçlanmasını sağlayan Eskişehir Valiliği ile Odunpazarı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerine teşekkür ediyorum.
Bürokratik süreçlerde gösterilen bu duyarlılık ve kolaylık, bizim açımızdan son derece kıymetliydi.
Alperen'in annesi Reyhan Hanım'a da ayrıca teşekkür borçluyum.
Hem röportaj için verdiği izin hem de gösterdiği yakın ilgi için...
Böylesine güzel yürekli bir çocuk yetiştirdiği için de kendisini kutluyorum.
30 Ağustos Ortaokulu'nun yöneticilerine ve bizleri son derece güzel karşılayan eğitimcilere de teşekkürlerimi iletiyorum.
Ve elbette okulun öğrencilerine...
Bu fotoğrafı da unutmayacağım!
Okula gittiğimizde yalnızca Alperen'le tanışmadık.
Onlarca öğrenciyle de bir araya geldik.
Meraklı bakışları, içten gülümsemeleri, heyecanları...
Hep birlikte bir selfie çektik.
İşte o fotoğrafı da bu yazıyla birlikte paylaşmak istiyorum.
Çünkü o karede yalnızca onlarca öğrenci ve bir gazeteci yok.
O karede bu ülkenin geleceği var.
Alperen'in arkadaşları var.
Cumhuriyet'in yarınları var.
Ve her şeye rağmen geleceğe umutla bakmamızı sağlayan çocuklarımız var.
İnsanın bazen bütün olumsuzlukları bir kenara bırakıp sadece o yüzlere bakası geliyor.
Birbirinden güzel, birbirinden pırıl pırıl çocuklar...
Onlarla geçirdiğimiz kısa zaman bile günün bütün yorgunluğunu unutturmaya yetti.
Sırılsıklam olduk ama değdi!
Yıllardır mikrofon uzattığım, haberini yaptığım pek çok insan oldu.
Ama bu kez 11 yaşındaki bir çocuk bana, belki de sayfalarca yazıyla anlatamayacağımız bir şeyi birkaç cümlede anlattı.
Bir çocuğun içtenliği bazen yetişkinlerin bütün tartışmalarından daha güçlü olabiliyor.
Alperen'e teşekkür ediyorum.
Atasına duyduğu sevgiyi bize böylesine güzel hatırlattığı için...
Ve son bir şey...
O gün Eskişehir'de yağmur yağdı.
Biz ıslandık.
Alperen de ıslandı.
Ama bir çocuğun kalbindeki Atatürk sevgisi, hepimizin içini ısıttı.
İyi ki varsın Alperen!
İyi ki varsınız çocuklar!
İyi ki bu ülkenin yarınları sizlere emanet!
KISSADAN HİSSE
Atatürk ve Sığırtmaç Mustafa’nın hikayesi tam da bu yazının devamına çok yakışır diye düşündüm.
1929 yılının bir yaz günü Atatürk, Yalova çiftliğinde gezerken yolda sığır güden küçük, çelimsiz bir çocuk görür. Yanına giderek adını sorar. Küçük çocuk, adının Mustafa olduğunu söyler.
Atatürk, adaşı olan bu küçük çocuğa bir soru sorar:
— "Eğer sana para verirsem ne yaparsın?"
Küçük Mustafa, hiç düşünmeden cevap verir:
— "Gider kendime kitap alır, okurum."
Bu cevap Atatürk’ün çok hoşuna gider. Çocuğun zekasını ve okuma isteğini test etmek için ona biraz daha soru sorar ve aldığı her akıllıca cevapla hayranlığı daha da artar. Atatürk, küçük Mustafa’nın elinden tutar, onu İstanbul’a getirterek Şişli Çocuk Hastanesi’nde tedavi ettirir ve ardından Beşiktaş’taki Mekteb-i Sultani’ye (Galatasaray Lisesi) kaydettirir.
Mustafa okur, başarılı bir öğrenci olur ve ardından Kuleli Askeri Lisesi ile Kara Harp Okulu'nu bitirerek Türk ordusunda bir subay olur. Atatürk, sığır güden küçük bir köy çocuğunun içindeki cevheri sevgiyle yeşertmiş ve onu ülkesine faydalı bir aydın haline getirmiştir.