Hayat, hiçbir gazeteciyi gerçeği araştırmak yerine birilerini aklama telaşına düşürecek kadar kötü bir duruma düşürmesin.

Çünkü gazetecilikte en büyük kayıp, itibar kaybıdır.

Ve o itibar, bir manşetle kazanılmadığı gibi birkaç savunma metniyle de geri gelmez.

Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi'nde engelli bir öğretmene yönelik darp iddiası…

26 Eylül'de yaşananları, mağdurun anlattıklarını ve olayın görüntülerini kamuoyunun gündemine taşıdık.

Hazırladığım video haber, sadece sosyal medya platformlarında 2 milyondan fazla izlenmeye ulaştı. Çünkü insanlar izledikleri görüntülerden rahatsız oldu.

Bir insanın, üstelik engelli bir vatandaşın, yerde sürüklenmesine, birden fazla görevlinin müdahalesine ve yaşananlara kayıtsız kalamadı.

Ardından sivil toplum kuruluşları harekete geçti. Engelsiz Yaşam Platformu öncülüğünde yaklaşık 30-40 engelli vatandaş Eskişehir’in göbeği Hamamyolu’nda bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Olayın aydınlatılmasını, sorumluların hesap vermesini istedi.

Dün de bu açıklamayı haberleştiren meslektaşlarıma teşekkür ettim. Çünkü gazetecilik, kamuoyunun sesini duyurabilmektir.

Ancak gelin görün ki aynı olay üzerinden başka bir gazetecilik anlayışına da tanıklık ediyoruz.

Bir grup gazetecimsi arkadaş, olayın görüntülerinin kamuoyuna yansımasının ardından adeta bir savunma metni hazırlamış.

Güvenlik görevlilerinin iddiaları uzun uzun anlatılıyor. Mağdurun ziyaret saatinde hastaneye girmekte ısrar ettiği, alkollü olduğu, hakaret ettiği, polise saldırmaya çalıştığı ileri sürülüyor. Hatta müdahalenin zorunlu olduğu yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılıyor.

Peki, gazeteciliğin temel sorusu nerede?

Bir insanın alkollü olması, engelli olması, tartışmaya girmiş olması ya da hakaret ettiği iddiası, ona orantısız güç uygulanmasını meşru hale getirir mi?

Orantısız güç diyorum; halbuki olay neredeyse Yeşilçam dayağı gibi bir hal alıyor… Öyle ki; çevredeki vatandaşlar "adam 1 kişi ne yapıyorsunuz” diye isyan edecek noktaya gelebiliyor…

Öyle ki bazı vicdansızlar yere atılan engelli vatandaşın bacaklarını ayağı ile ezmeye kalkacak kadar hınç ile hareket edebiliyor…

Peki, bir insanın hakları, alkol ölçümündeki rakama göre mi belirlenir?

Özel güvenlik görevlilerinin görevi kamu düzenini sağlamak olabilir. Ancak bu görev, kimseye sınırsız güç kullanma yetkisi vermez.

Hele ki ortada incelenmesi gereken kamera görüntüleri varken, olayın yalnızca güvenlik personelinin iddiaları üzerinden anlatılması gazetecilik adına düşündürücüdür.

Altı güvenlik görevlisini tek eliyle mi darp etti?

Şimdi gelelim meselenin en dikkat çekici tarafına…

Kendisini yerde sürükleyen, müdahalede bulunan ve görüntülerde birden fazla kişi olarak görülen (bence sayıları 10’a yakın) güvenlik görevlilerinden altısının da bu öğretmenden şikayetçi olduğu aktarılıyor. İddia şu: Öğretmen altı güvenlik görevlisini darp etmiş!

Bir düşünün…

Yüzde 38 engelli, yürümekte güçlük çektiğini belirten, elinin birinde çiçek bulunan bir insan… İddiaya göre altı güvenlik görevlisini darp ediyor!

İnsan ister istemez soruyor: Bu nasıl bir güç, nasıl bir mücadele, nasıl bir olay anlatımı?

Elbette herkesin şikayetçi olma ve iddiasını yargı önünde ortaya koyma hakkı var.

Ancak gazetecinin görevi de bu iddiaları hayatın doğal akışı çerçevesinde değerlendirmek, kamuoyunun önüne bütün yönleriyle koymak olmalı.

Neyse ki kamera görüntüleri var.

Ya olmasaydı?

Acaba bugün kamuoyuna anlatılan hikaye çok daha farklı mı olacaktı? Bir de mağdurun suçlu ilan edildiği, altı güvenlik görevlisinin ise yalnızca kendi anlatımlarıyla haklı görüldüğü bir tabloyla mı karşılaşacaktık?

Bir de bekar adamı evlendirmişler!

Gazetecilikte doğruluk bazen en basit ayrıntıda saklıdır.

Söz konusu haberde öğretmenin olay sonrasında eşiyle birlikte acil servise döndüğü yazılmış.

Oysa mağdur öğretmen bekar.

Yapay zekadan destek almak elbette ayıp değil. Teknoloji gazeteciliğin bir parçası haline geldi. Ancak yapay zekaya haber yazdırmak başka, yazdırdığınız haberi okuyup doğrulamadan yayımlamak başka bir şeydir.

Yapay zeka ile işleri hızlandıranı da hoş karşılayabilirim bir yere kadar… Fakat 3 kelimeyi bir araya getirmekten aciz kişilerin, yapay zeka ile “köşe yazarı oldum” ahkamları, hem komik hem de tahammül zorlayıcı…

Gazetecilik, birkaç paragrafı yan yana getirmekten ibaret değil. Araştırmak, doğrulamak, sorgulamak ve gerektiğinde güçlüye karşı da soru sorabilmektir.

Vicdanının sesinin, patronunun önceliklerini bastırması da gerekir…

Aksi halde ortaya Kemal Sunal’ın dayak sahnelerini betimlercesine haber metinleri çıkıyor…

Kamuoyu ne söylüyor?

Bizim haberimizin ardından Eskişehirlilerden yüzlerce mesaj geldi.

Vatandaşlardan biri, "Tek kişiye 10 kişi, farkındasın değil mi?" diye sordu.

Bir başkası, "Adam yürüyemiyorum diyor, hepsi birden çullanıyor" ifadelerini kullandı.

Bir özel güvenlik görevlisi ise meslektaşlarına yönelik eleştirisini şöyle dile getirdi:

"Biz de bu mesleği icra ediyoruz ama maalesef meslektaşlarımızın bazıları izah etme durumu yerine şiddete başvurmakta. Çok yazık. Umarım gereken ceza neyse alırlar."

Elbette sosyal medyadaki her yorum hukuki bir tespit değildir. Ancak bu mesajlar, toplumun görüntüler karşısında ne hissettiğini ve hangi sorulara cevap beklediğini gösteriyor.

Burada asıl olay bütün güvenlik görevlilerini aynı kefeye koymak da değil. İşini hakkıyla yapan, görevini hukuk çerçevesinde yerine getiren binlerce özel güvenlik çalışanına haksızlık edemeyiz.

Ama üniforma giymek, insana üstünlük sağlamaz. Yetki sahibi olmak, hesap vermekten muaf olmak anlamına gelmez.

Gazetecinin tarafı neresi olmalı?

Şunu da açıkça söyleyeyim.

Benim kimseyle kişisel bir hesabım yok. Ne güvenlik görevlileriyle ne hastane yönetimiyle ne de bu konuda haber yapan meslektaşlarımla…

Benim tarafım, gerçeğin tarafı.

Bir gazeteci elbette farklı iddiaları araştırır, karşı tarafın açıklamasını alır, olayın öncesini ve sonrasını aktarır. Hatta mağdur olarak gösterilen kişinin de haksız olduğu bir durum varsa bunu yazmaktan çekinmez.

Ancak görüntüler ortadayken, engelli bir insanın maruz kaldığı muameleyi sorgulamak yerine müdahaleyi yapanların iddialarını öne çıkarıp adeta bir haklılık hikayesi oluşturmak başka bir şeydir.

Gazetecilik, güçlüden yana saf tutmak değildir. Gazetecilik, kimin haklı olduğuna önceden karar verip haberini o karara göre şekillendirmek hiç değildir.

KISSADAN HİSSE

Bir aslan sürüsü bir eşeği avladı ancak öldürmedi. Onu evlat edindiler, sadakatinden dolayı eşekler arasında kral ilan ettiler.

Eşek de aslanların desteği ve koruması karşılığında, kendisine isyan eden herhangi bir eşeği yemek olarak onlara getirdi.

Böylece aslanlar, bu eşek sayesinde bir daha hiçbir hayvanı avlamak zorunda kalmadı.

Eşek krallığında aslan olan da var, aslanların ininde eşek olan da…

Bazen insanın kim olduğunu anlamak için gücüne değil, kimin karşısında nasıl durduğuna bakmak yeterlidir.