Çok çok çok eski zamanlardayız.

İlkel insanlar mağaralarında yaşıyor ve doğal yaşamın baş edilemez güçleriyle 'bireysel irade'lerini kullanarak mücadele ediyorlar.

Çevrelerindeki bu sonsuz gücün bir parçası olmuşlar sanki. Her şey doğal süreci içinde yaşanıyor. İçlerinde var olan 'yaşam gücü'nü kullanarak ayakta kalmaya çabalıyorlar. Fazla irdelemeden 'o an' neyi gerektiriyorsa, bireysel iradeleri doğrultusunda karar verip tepki oluşturuyorlar.

Sonrasında 'yaşam gücü' ile 'bireysel irade' kavrayışları birbirine karışıyor.

'Kimilerinin iradelerinin, diğerlerinin iradelerini ezdiği' fark ediliyor. Görüyorlar ki, ezilenler tehdit altında. İrade gücüne sınırlar konuluyor.

İradeler ezilince ruhlar da eziliyor.

Kişi iradesinden daha güçlü bir irade ortaya çıkıyor: 'Kabile iradesi'

İnsanlar iradelerini ait oldukları grupların iradelerine bağlıyorlar. Her birey kabilenin bir parçası ve iradesi de kabilenin iradesi oluyor.

Kabilenin ölümsüzlüğüne; bireylerin de kabile iradesine bağlı kalırlarsa ölümsüzlüğe ulaşabileceğine inanılıyor.

***

Rank'a göre, kabile iradesinin büyük bir yaratan güce bağlanmasıyla 'inanç sistemleri' ortaya çıkıyor. Artık 'inanç iradesi' karşısında bireysel iradenin beyanı, 'isyan' sayılıyor.

Eh! Arada isyanlar da yaşanmıyor değil. İsyankar akılları bastırmak için de 'suç' ve 'günah' geliştiriliyor.

Günah ve suçun bireysel olduğu, kabilenin suç ve günahının olamayacağına inanılıyor. Gruplar, ortak aklın oluşturduğu değerlerden uzaklaşınca işi sulandırıp, rahatça işin içinden sıyrılabiliyorlar.

Bireysel günah ve suç kavramı, insanlarda 'ölüm kaygısı' oluşuyor. İnsanı nevrotik bir sona götürebilecek bu kaygının da ilacı bulunuveriyor: Ruhun ölümsüzlüğü…

Ruhun başka zamanlarda, başka bedenlerde yaşamaya devam ettiği söyleniyor. Sorunun 'insanın bu hayatında yaşadıklarını, başka hayatlarında hatırlayamaması' olduğu ortaya konuluyor.

Reenkarnasyon yani…!

Gerçi hiç bilinmeyen, hiç görülmeyen yerlerle ilgili 'dejavu'ların yaşanması da kanıt olarak sunuluyor.

En iyisinin, kişinin 'kabile iradesine teslim olması' olduğu söyleniyor.

***

İnanç kültüründen oluşan kabile iradesinin, reenkarnasyon konusunda insanları nasıl ikna ettiğini şu fıkra anlatmıyor mu?

Bir çift Çince dersleri almak için kayıt yaptırır.

Eğitmen sorar:

'Çin'e gitmeyi mi düşünüyorsunuz?'

'Yok!' der adam.

'Çinli bir bebeği evlat edindik. Konuşmaya başlayınca söylediklerini anlamak istiyoruz sadece.'

***

'İrade oluşumu' üzerine epey felsefe yaptık. Niçin?

Ülkemiz siyasetinde bireysel irade; algı üzerine kurulmuş, inandırılmış iradelerin egemenliğini gördüğüm için, açıklayıcı olsun diye…

Bir bölgenin, bir kentin tamamının, bir köyün tüm insanlarının neden aynı 'fikr-i sabit'e yapışıp kaldığını hep merak etmişimdir.

Bunu toplumsal kültür, aidiyet duygusu diye açıklamak mümkün.

Farklı isimler versek de, filozoflar buna 'kabile iradesi' demişler. Bugünkü versiyonu da, insanlarımızın bireysel iradelerini teslim ettiği 'cemaat iradesi'.

Ve bundan en verimli şekilde politikacılar yararlanıyor.

Cemaat iradesi insanlar üzerinde, politikacılar da cemaatler üzerinde egemenlik kurunca; yapılanları, söylenenleri değerlendirecek 'doğruluk selektörü' devre dışı kalıyor.

***

Kim olursa olsun;

Ellerindeki büyük güce güvenerek 'milli iradeye saygı' isteyenler,

Öteki diye adlandırdıklarının 'bireysel iradesi'ne,

Sayıca az olan 'grupların iradesi'ne hiç mi saygı duymazlar?