Padişah Abdülhamid'in isteğine rağmen, muhalif bir aydını beraat ettiren Mahkeme Başkanı Abdüllatif Suphi Paşa, 'Öyle bir hakim var ki, huzuruna yarın hünkar da ben de beraber çıkacağız, işte ben, yalnız o hakimden korkarım' demiş.

TANRIÖVER'İN BABASI
Osmanlı Devleti'nin ilk Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Abdurrahman Sami Paşa'nın oğlu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in babası olan Abdüllatif Suphi Paşa, padişahın baskısına rağmen adaletten vazgeçmeyerek, tarihe ismini yazdırmış büyük bir devlet adamıdır.

BAŞKÖŞEYE OTURTMADI
Fatih Sultan Mehmet, büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fatih'in arzusunun hilafına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih, cezaen, Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fatih aleyhine dava açar. Padişah ve Rummimar İlk İstanbul kadısı (hakimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzuruna çıkarlar. Büyük Padişah, başköşeye geçmek istemiş. Birdenbire, hakimin şu ihtarıyla karşılaşmış: 'Oturma beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!' Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı Padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tabi olduğunu ve elinin kesileceğini bildirir. Fakat, mimar kısası istemediği için, Fatih Sultan Mehmet, günde on altın tazminata mahkum olur ve hatta kısastan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden yirmi altına çıkarır.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE
Osmanlı'nın en parlak ve çöküşün başladığı dönemlerde yaşanan bu iki olay, padişaha rağmen adaletin nasıl sağlandığını gözler önüne seriyor. Türkiye'de görev yapan hakimler bugün Abdüllatif Suphi Paşa ve Hızır Bey Çelebi gibi davranabilseler, ülkede adalet sağlanır. İnsanlarımızın adalete güveni artar. Siyasilerin yargı üzerinde her geçen gün artan baskısı adalete büyük zarar veriyor. Türkiye Cumhuriyeti padişahlık değildir, diktatörlük hiç değildir. Buna rağmen, padişahlık döneminde var olan adaleti, Cumhuriyet döneminde bugün neden mumla arıyoruz?

EZENLER VE EZİLENLER HEP AYNIYDI
Önceleri adalet güçlüden yanaydı. Zengin, aristokrat insanlar karşısında halk devamlı mağdur edildi. Ezilenler ve ezenler hep aynıydı. 1970'li yıllarda çekilen bazı filmler bu adaletsizliği çok güzel şekilde gözler önüne seriyor. 1960 ve 1980 ihtilallerinden sonra yargı cuntanın emrine girdi. Adalet dağıtmakla yükümlü olan kurumlar, ne yazık ki cuntanın emriyle adalet kavramının içine ettiler. O dönemde Abdüllatif Suphi Paşa ve Hızır Bey Çelebi gibi yürekli olamayanların yüzünden açılan yaralar hala düzelmedi. 1980'li yılların ikinci yarısında yargıda biraz normalleşme dönemi başladı. Adalete inanan idealist hakim ve savcılar öne çıkmaya başladı.

'AKLA KARA ORTAYA ÇIKSIN' DİYORDU
3 Kasım 2002'de AKP iktidar oldu. AKP iktidarı döneminde yargı cemaatin güdümüne girdi. Cemaatin savcı ve hakimleri, kahraman generalleri, aydınları, muhalif siyasetçileri, gazetecileri içeri alınırken, Başbakan Erdoğan 21 Nisan 2009 tarihinde basına yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanıyordu; 'Bugün savcılarımız, hakimlerimiz, üzerlerinde hiç bir baskı ve tehdit hissetmeden, hiç bir baskı ve tehdide boyun eğmeden görevlerini yapabiliyorlarsa, bu, bugünümüz ve geleceğimiz için de güven verici bir gelişmedir. Bundan kim, neden rahatsız olabilir? Bunu kim, neden engellemeye çalışabilir? Ortada son derece vahim ve ağır iddialar var. Anayasamıza göre suç teşkil eden ithamlar var. Bu iddiaların peşine düşen, aydınlatmaya çalışan bir hukuk sistemimiz var. Bırakalım, yargı ve hukuk işlesin, ak ile kara ortaya çıksın.'

'HANİ KİMSE DOKUNULMAZ DEĞİLDİ?'
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 'Emekli orgenerallere ait ses kayıtları ortaya çıktı. Neler konuşmuşlar, neler söylemişler. Allah'a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş' diyordu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 'Sayın Türkan Saylan, bazı kız çocuklarına Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği faaliyetleri kapsamında burs verdiği için bu soruşturmaya konu değil. Sayın Haberal organ nakli yaptığı için, iyi bir cerrah olduğu için içeri alınmıyor. Netice itibariyle kimse sorgulanmaz, hesap sorulmaz, dokunulmaz konumda değildir' diyordu.


ÖNCE ÖVDÜLER SONRA
SUÇLU İLAN EDİLDİLER
Başbakan Erdoğan, Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik'in methiyeler düzdüğü hakim ve savcılar 17 Aralık Operasyonu'ndan sonra birden suçlu ilan edildi. Başbakan yolsuzluk, rüşvet kara para aklama iddiasıyla üç Bakan oğlunun gözaltına alındıktan sonra ise, 'Ortada çok çok kirli bir operasyon söz konusu. Şunu çok açık söylemek durumundayım, 14 ay dinleme, izleme yapılıyorsa bu konuda kendi üstlerine haber verilmiyorsa, buradaki mühendislik yolsuzlukla değil siyasi mühendisliğin bir başka versiyonudur. Bu da bir nevi çetelerdir. Bunların Türkiye'deki uzantıları, uluslararası boyutu var' diyordu.

RÜŞVETİ YAKALAYAN
SÜRGÜN EDİLDİ
Türkiye'de dünyada bir ilk gerçekleşiyordu. Artık Türkiye'de rüşvet alanlar değil, rüşvet alıp ve vereni yakalayanlar sürgün ediliyordu. Paşaların ses kayıtlarını ballandıra ballandıra anlatan Arınç son operasyon sonrasında, 'Nasıl oluyor da bunlar internette yayınlanabiliyor? Bu çirkin bir şey, ayıp bir şey. Yayımlanması gerçekten suç olan bir konuda benim görüşümü almayın' diyebiliyordu. Hüseyin Çelik son operasyon sonrasında ise, 'Biz büyük fotoğrafı görmek zorundayız. Sen 14 ay bekleyeyim, suç kabarsın diyorsan, birbiriyle alakasız 3 olayı bir araya getireyim diyorsan insanların eleştirisinden de kurtulamazsın. Hükümetin bu konuda bir çalışması var mı bilmiyorum ama bana sorarsanız, kim olursa olsun sabahın 5'inde evi basılıp gözaltına alınıyorsa bu doğru değildir' diyebiliyordu.

KENDİ ELLERİYLE
YERLEŞTİRDİ
İş aydınlara, gazetecilere, paşalara, muhalif siyasetçilere gelince yargı çok güzel işliyordu. Savcılar görevini yapıyor. Polisler kahramanlık destanı yazıyordu. İş Bakan çocuklarının karıştığı yolsuzluk operasyonuna gelince, Başbakan'ın oğlu ifadeye çağrılınca savcılar, polislerin nedense yanlış yaptığı ortaya çıktı(!) AKP iktidarı Türkiye'de kendisine yeni bir muhalefet yarattı. 'bunlar dindardır, bize zararları olmaz' diye kendi elleriyle yargıda ve emniyette yerleştirdiği kişilere karşı savaş açtı.

SAYICA ÇOK OLANLAR
AZ OLANLARI MI EZSİN?
12 yıldır iktidarda olmasına rağmen, yine mağduru Oscar'lık performansıyla oynamaya başladı. Erdoğan, yaptığı uygulamalarla 'Yargıya yargı demem benim olmadıkça' diyor. Yargıyı istediği şekilde dizayn ediyor. Ondan sonra bu ülkede adaletin olduğunu söyleyebiliyor. İleri demokrasiden bahsedebiliyor. Suriye ve Mısır'a adalet ve demokrasi dersi vermeye kalkıyor. Aklanma yerini mahkemeler değil de, sandıkta gören birisi nasıl adaletten bahsedebilir? Bir köyde ağanın çocuğu fakir bir aileye her türlü zulümü ediyor. Jandarma gelip, çocuğu almak istiyor. Çocuğunu vermek istemeyen Ağa diyor ki 'Sandık koyalım. O aile dışında bana bir tek karşı oy çıkmaz. Çıkarsa söz çocuğumu vereceğim' diyor. Başbakanın zihniyetine göre o köye de sandık koyalım. Tüm mahkemeleri kapatalım. Sayıca çok olanlar, az olanları ezsin. Adalet böyle sağlansın (!) Aklanma yerini mahkemeler değil de, sandıkta gören Erdoğan Cumhurbaşkanı olmak istiyor.

YÜZDE YÜZÜN CUMHURBAŞKANI OLAMAZ
Türkiye'yi tek adam olarak yönetmek istiyor. Bunu da miting meydanlarında açık açık seslendiriyor. 10 Ağustos Türkiye için önemli bir yol ayrımı. Gerçekten demokrasi, adalet isteyenler, yolsuzlukların üzerinin kapatılmamasını isteyenler, Türkiye'nin Ortadoğu kan gölüne çekilmesini istemeyenler 10 Ağustos'ta Erdoğan'a 'dur' demelidir. 'Yüzde 50'yi evlerinde zor tutuyoruz' diyen birisi %100'ün Cumhurbaşkanı olamaz. Ancak evlerinde zor tuttuklarının Cumhurbaşkanı olur.

**

NOSTALJİ

17 YIL ÖNCE ÜNAL ERKAN
ATATÜRK STADI'NDA

17 yıl önce. 30 Mart 1997'de Eskişehir Türk Ocağı, Taşbaşı Kültür Merkezi'nde bir etkinlik düzenliyor. Etkinliğe Eski Devlet Bakanı ve Eski OHAL Bölge Valisi Ünal Erkan katılıyor. Erkan aynı gün Dönemin Belediye Başkanı ve Eskişehirspor Başkanı merhum Aydın Arat ile birlikte Atatürk Stadyumu'na gidip, Eskişehirspor'un 2. Ligdeki (Bugünün PTT 1. Ligi) maçını izledi. Tarihi fotoğrafta Ünal Erkan, Arat ile birlikte Eskişehirspor taraftarlarını selamlıyor. Arkadaki genç ise Arat'ın Özel Kalem Müdürü Şamil Özcan. Aydın Arat 6 ay sonra 4 Eylül 1997'de vefat etti. Eskişehir'e büyük hizmetleri olan Aydın Arat'a Allah'tan rahmet diliyorum.

*

FOTO ŞAKA

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Ekmeleddin Bey, madem siyasete girmek istiyormuşsun. Bana söyleseydin, seni milletvekili ve bakan yapardım.
Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu: Tayyip Bey, benim siyasetle hiç işim olmaz. Ben 10 Ağustos'ta senin her dediğini yapan bakanlarından biri değil, halkın cumhurbaşkanı olacağım.