Son zamanlarda daha fazla zaman geçirir oldum, kitaplıktaki kitapları karıştırarak…
Kitaplığın altını üstüne getirerek…
Üç binden fazla kitap…
Umberto Eco’nun kitaplığındaki elli bin kitabın yanında bizim üç bin kitabın lafı olmaz tabii ki.
Ama…
Ama günümüzde üç bin kitap bile fazla.
Her şey öyle bir hızla değişti ki…
Bazen diyorum, keşke hiç bulaşmasaydım bu işlere.
Okumaya…
Yazmaya…
Kitaplara…
Ne olacak şimdi bu kitaplar?
Hele benden sonra?
Geride kalanların başına bela olacak.
Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıktı.
Yüzlerce kitabı çöpe atmışlar.
Ne olacaktı ki?
Kitap devri mi kaldı?
Şimdi…
İnsanların bütün işi gücü sosyal medyada video izlemek…
Birbirini takip etmek…
Dedikodu kovalamak…
Bunlar yetmiyor gibi bir de her şeye burnunu sokan…
Her konuda bir diyeceği olan yapay zeka girdi hayatlarımıza.
Öyle olunca…
Kim ne yapsın kitabı?
Okumayı, yazmayı?
Ama işte…
En güzel yıllarını kitaplara…
Okumaya, yazmaya feda edince insan…
Kolay kolay kabullenemiyor bütün bunları.
Bu yeni dünyada kendini yabancı…
Tedirgin…
Huzursuz hissediyor.
Ya sen de bu saçmalığa kaptıracaksın kendini…
Ya da…
Benim yaptığım gibi…
Hiçbir şeye aldırmadan…
Hiçbir şeyi umursamadan…
Omuzunu kitaplığa dayayıp okuduğun kitapları bir daha okuyacaksın.
Ben öyle yapıyorum.
Direniyorum.
Direnecek başka bir şey bulamadın mı diyeceksiniz belki ama…
Öyle işte.
Devri geçse de…
Artık çöpe atılıyor olsa da…
Kitaplardan vazgeçmeyeceğim.
Okuduklarımı yeniden okuyacağım.
Zaman zaman, içerisinde öykülerimin olduğu edebiyat dergilerini karıştıracağım.
Bu beni o altın çağa…
Hayatlarımızda kitapların, edebiyat dergilerinin, gazetelerin; müziğin, sanatın, edebiyatın olduğu zamanlara götürecek.
Bizi başka ne kurtarabilir bu gerçeklerden uzak…
Bu sahte…
Bu sanal…
Bu boş!
Bu bomboş dünyadan?