Her geçen yıl giderek derinleşen ekonomik kriz toplumsal hayatta kendini her alanda hissettirebiliyor.
Üretici ve tüketici üzerinden değerlendirme yapsak da ‘ekonomi’ ve ‘kriz’ kelimeleri yan yana geldiğinde ‘aynı gemide’ olduğumuz söylemi bir kez daha karşımıza çıkıyor.
Sanayicinin üretim yapamaması ilk bakışta sanayicinin sorunu gibi görünse de üretim sürecinin asıl yükünü taşıyan işçi, krizin sonuçlarını doğrudan hayatında hissediyor.
Dolar kurunun düşük olması, maliyetlerin belirsiz şekilde sürekli artması, finansman kaynaklarına erişememek, ithalat/ihracat dengelerinin bozulması ve daralan siparişler krizin sonuçları olarak önümüzde sıralanıyor. Ancak gerileyen üretimi yalnızca sanayicinin bilançosu olarak okumak sanayide çalışan işçinin hayatına olan doğrudan etkileri geri planda bırakıyor.
Sanayide yaşanan her daralma sendikasızlaşmayla zayıflayan emeğin pazarlık gücünün de daralması anlamına geliyor.
Kriz fabrikanın duvarlarını aşarak topluma yayılıyor… Çalışma koşulları ve ücretler eriyor…
Bu erimeye karşı işçi kemer sıkarak çare ararken sanayici başka kurtuluş reçeteleri üretiyor. Son yıllarda Eskişehir’deki fabrikalarda da uygulanan bu reçetede “telafi izni” adı verilen uygulama yazıyor.
Organize sanayiden tutun da adı sanı bilinen birçok büyük firma telafi izniyle işçiyi yoğun emek ortamından “izin”le uzaklaştırarak arz/talep dengesizliğine çare arıyor…
İş Kanunu’nda yer alan telafi çalışması, kriz döneminde sipariş alamadığı için üretim yapamayan sanayicinin üretim bantlarını durdururken işçiye bugün “izin” verip, çalışılmayan saatleri yarın daha yoğun bir tempoyla geri alma imkanı sunuyor. Telafi izninde maaştan kesinti yapılmıyor ancak geri ödeme ‘mesai dışı’ emek olarak yapıldığı için kâr işverene kalıyor.
Örneğin bir hafta zorunlu telafi iznine çıkarılan işçi 45 saat işverene borçlanmış oluyor. Fakat kendi talebi dışında telafi izni yapan işçinin geri ödemesinde ekstra mesaiden alacağı ücret üzerinden değil saat üzerinden hesaplanıyor. Bu da çalışan işçiyi zarara uğratıyor.
Kanun’da şartları belirlenen “telafi izni”nin 4 ay içinde yaptırılması gerekiyor. Fakat bu detayı bilmeyen işçilerden 4 ay belirlenen süre aşılsa da, mesai ücretleri değişse de bu talep edilebiliyor…
Genellikle yaz sonu veya yıl sonuna doğru yapılan telafi çalışmalarında asgari ücrete yapılan zam hesaba katılmıyor. Zaten ekstra mesaide hakkı olan yüzde 50 oranındaki alacağı işveren tarafından yok sayılan işçi bir de asgari ücrete yapılan zam oranında yeni bir zarara uğruyor…
Yani belki geçmişte daha çok zorunlu durumlarda telafi çalışmasını işçi talep ederken bugün artık ekonomik krizle birlikte işverenin ‘zarardan kâr’ reçetesine girmiş durumda…
Sanayinin sıradanlaşan uygulaması haline gelen “telafi çalışması” ekonomik krizin yükünü işçinin çalışma zamanına yaymanın bir aracına dönüştü. Sanayicinin üretim kaybı ertelenirken işçinin zamanı borçlandırılıyor. Böylece kriz, bir kez daha emeğin üzerinden finanse ediliyor.
Krizi bile ‘aynı gemide’ aynı şartlarda yaşamıyoruz, fatura her ‘değer’, ‘emek’ ve ‘gelir’ üretene farklı kesiliyor. Sanayicinin üretime devam etmesi ne kadar önemliyse işçinin de emeğinin karşılığını alabilmesi o kadar gerekli…