(Su, akıl ve doğayla yeniden konuşmak üzerine)

Geçen gün bir haber denk geldi.

Eskişehir’deki Gündüzler Barajı ile ilgili.

Baraj geçen üç yılda susuz kalmaya yüz tutmuş.

Üç yıl. Bir baraj için süre bile sayılmaz. Ama bizde üç yıl yetiyor. Suyu da tüketmeye, aklı da.

“Üç yıl önce açılan barajda su bitme noktasına geldi. ”Bu cümle artık haber değil.
Bu, alışkanlık. Ve en tehlikelisi de bu: Şaşırmıyoruz.

Baraj açılıyor. Kurdele kesiliyor. “Bölge tarımına can suyu olacak” deniyor. Sonra dosya kapanıyor. Sanki su, açılış konuşmasıyla kendini yenileyen bir şeymiş gibi.

Oysa baraj, bir çözüm değil. Baraj, en fazla bir araç.

Biz aracı amaç yerine koyuyoruz. Sonra araç kırılıyor, biz de “doğa bizi yarı yolda bıraktı” diyoruz.

Doğa kimseyi yarı yolda bırakmaz. Doğa, sadece senaryoyu baştan yazar. Ve sen okumayı bilmiyorsan, final her zaman aynıdır.

Bir baraj devreye girdiği anda havzada üç şey olur: Birincisi, su talebi artar. İkincisi, suya aç gözlülük meşrulaşır. Üçüncüsü, denetimsizlik görünmez hale gelir.

“Nasıl olsa baraj var” cümlesi dolaşıma girer. İşte barajı yaşlandıran şey beton değil, bu cümledir.

Sonra yağış azalır. Kuraklık gelir. Ve biz, sanki bu ihtimali ilk kez duyuyormuş gibi davranırız.

Kuraklık, bir felaket değildir. Kuraklık, bir sınavdır. Asıl felaket, sınava hiç çalışmamış olmaktır.

Eğer bir baraj üç yılda alarm veriyorsa, orada teknik bir sorun yoktur. Orada yönetişim iflası vardır.

Biz hâlâ suyu sadece “depolanacak bir madde” olarak görüyoruz. Oysa su, bir ekosistem ilişkisidir.

Toprakla ilişkisi vardır. Bitkiyle, mikroorganizmayla, havzayla, iklimle ilişkisi vardır. Sen bu ilişkileri yok sayarsan, baraj sadece geciktirici bir beton yığınına dönüşür.

İşte tam burada kritik bir kırılma noktasına geliyoruz: Doğa temelli çözümler meselesine.

Doğa temelli çözümler, romantik bir çevreci slogan değildir. “Biraz ağaç dikelim” demek değildir. Bu, suyu yeniden doğanın döngüsü içinde tutma meselesidir.

Toprağın suyu tutma kapasitesini artırmak. Bitki örtüsünü suya göre planlamak. Taşkını hızla boşaltmak yerine yaymak. Yeraltı suyunu tüketmek yerine beslemek. Sulamayı beton kanalla değil, peyzajla düşünmek.

Bunlar küçük gibi görünen ama sistemi ayakta tutan hamlelerdir.

Çünkü gerçek şu: Baraj, suyu tutar. Doğa temelli çözümler, suyu yaşatır.

Bugün Anadolu’da barajlar boşalıyor. Ama aynı anda toprak da kuruyor. Organik madde düşüyor. Toprak suyu tutamaz hale geliyor.

Sonra biz yine baraja bakıyoruz. Yanlış yere bakıyoruz.

Su krizi, baraj krizi değildir. Su krizi, toprak–su–insan ilişkisinin kopmasıdır.

Bu kopuşu onarmadan ne kadar baraj yaparsanız yapın, üç yıl sonra yine aynı yazıyı yazarsınız.

İşte bu yüzden bazı projeler hayati. Gösterişli oldukları için değil, yön değiştirdikleri için.

Avrupa Birliği destekli, 13 ülkeden 32 paydaşı bir araya getiren ve Eskişehir Teknik Üniversitesi koordinasyonunda yürütülen EPD-Net projesi ( www.epd-net.org ) tam olarak burada duruyor.

Bu proje, “baraj yetmez” diyen bir yerden konuşuyor. Afetlere dirençli ve sürdürülebilir kentleri, betonla değil, ekolojik planlama ve tasarımla kurmayı öneriyor.

Uzaktan algılama, coğrafi bilgi sistemleri, doğa temelli çözümler, yerel bilgi, akademik akıl ve karar verici pratikleri aynı masaya oturtuyor.

En önemlisi de şu: Suyu sadece mühendislik hesabı olarak değil, yaşayan bir sistem olarak ele alıyor.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan tam da bu bakış. Daha fazla beton değil. Daha fazla baraj değil.
Daha fazla “açılış” hiç değil.

İhtiyacımız olan şey, suyun dilini yeniden öğrenmek.

Su bağırmaz. Ama her hatayı yazar.

Biz okumazsak, üç yıl sonra yine yazar. Ve yine aynı başlığı atarız:

“Yeni açılan barajda su bitti.”

Oysa mesele baraj değil. Mesele, hâlâ doğayı dinlemeyi reddetmemiz.