Dünya tarihi boyunca,
Pek az ulusa nasip olacak bir lidere sahip olmak, Türk ulusunun bir şansı değil, gerçekliğiydi…
Trablusgarp'dan Çanakkale'ye,
Yemen'den Galiçya'ya, toprak kan ve barut denizi haline gelmişken, İstanbul'da Şişli'de bir evde, bir avuç vatansever genç subay; ülkenin kederine el koymaya ve değiştirmeye yemin ediyorlardı…
Bir ulusun kaderini değiştirmeye karar vermek ve bunu yapabileceğini düşünmek, hem o ulusa güvenmeyi hem de çok iyi tanımayı gerektiriyordu…
Mustafa Kemal'in kendine inanmasının bile önündeydi, Türk halkına inanması…
Doğru yöntem ve doğru araçlarla gerisi kendiliğinden gelirdi…
Geldi de…
Önce askeri, sonra siyasi dehası sayesinde, yıllarca acı çekmiş, yıllarca kan ve barut denizi olmuş toprakları, sınırlarını tüm dünyanın kabul ettiği bağımsız bir ülke yaptı…
Atölyeler,
Ardından dev fabrikalar…
Hiç durmadan çalışan ve üreten bir ülke çıktı ortaya…
Sonra her canlı gibi, günün birinde son nefesini verdi…
Erkendi…
Henüz 57 yaşındaydı…
10 Kasım'dı…
Kış bastırmak üzereydi…
Bugün yine 10 Kasım…
Aradan geçen 77 yıl;
Ne O'nu bizden uzaklaştırabildi,
Ne de bizi O'ndan…
Çünkü ne diyordu;
'Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir.
Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir.'
Biz O'nun fikirlerini,
O'nun duygularını anlıyor ve hissediyoruz…
Ve bu, O'nu anlamak için kafi…