“…şehir dediğimiz şey; betonun, asfaltın ya da çelik kolonların değil, birbirine tutunmuş insanların hikâyesidir. Ve biz bilim insanları, bu hikâyenin sadece aktörleri değil, yazarları ve aynı zamanda sorumlusuyuz.”

Geçtiğimiz hafta, Avrupa’nın en genç ülkelerinden biri olan Kosova’daydım. Dağların arasında sıkışmış, tarih boyunca savaşın, bölünmenin ve belirsizliğin gölgesinde var olmaya çalışan bu topraklar, şimdi yeniden inşa edilmeye çalışılan bir kimliğin, bir umudun izlerini taşıyor.

Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin BAP desteğiyle yürüttüğümüz “Afetlere Dirençli ve Sürdürülebilir Kentler İçin Doğa Temelli Yaklaşımlar: Antakya Örneği” başlıklı ulusal projemiz ile Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Boşluğu Doldurmak: Afetlere Dirençli ve Sürdürülebilir Kentler için Ekolojik Planlama ve Tasarım Öğrenme Ağı ile Uyarlanabilir Akıllı Eğitim Modülünün Geliştirilmesi” – EPD-Net Projemiz kapsamında, Kosova’da düzenlenen ICRESS Uluslararası Eğitim ve Sosyal Bilimler Araştırmaları Konferansı’nda “Doğadan Öğrenmek: 6 Şubat Depremleri Sonrası Antakya’nın Yeniden Yapılandırılması Süreci İçin Öneriler” başlıklı bildirimizi sunma fırsatı elde ettik.

Antakya’nın acılı topografyasından doğan derslerle, Kosova’nın savaş sonrası kırılgan coğrafyası arasında görünmez bir köprü kuruldu o salonda. Ve yalnızca Kosova da değildi bu bağlamın içinde; Başkent Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mehmet Balyemez hocanın sunduğu Kıbrıs odaklı analizle birlikte, ortak bir kırılganlık ve ortak bir umut arayışı belirginleşti. Çünkü mesele yalnızca bir depremin ya da savaşın fiziksel etkileri değildi. Asıl soru şuydu: Hafızasını yitirmiş, özüyle bağını kaybetmiş ve toplumsal direnci zayıflamış kentler nasıl ayağa kalkar?

Kosova... Bir ülke değil yalnızca; aynı zamanda bir bellek alanı. Savaşın acıları hâlâ duvarların arasında yankılanıyor. Geçmişin yüküyle bugünü inşa etmeye çalışan bir halk... Aynı zamanda genç bir nüfus, dijitalleşmeye açık bir eğitim sistemi ve yeşil kalkınma hedefleriyle dönüşmek isteyen bir yönetim. Bu çelişkiler içinde bir potansiyel barındırıyor Kosova. Ama bu potansiyelin gerçekleşebilmesi için, tıpkı Antakya gibi, doğayla barışık, kültürel hafızayı gözeten ve yerel dayanıklılığı önceleyen bir yaklaşıma ihtiyaç var.

İşte tam bu noktada, Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin uluslararasılaşma stratejilerinden beslenen evrensel projelerinin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. İşte bu projelerden olan ekolojik planlama ve afet dirençliliği temelli BAP projemiz, sadece kentleri yeniden tasarlamakla kalmıyor; aynı zamanda bilgiyle vicdanı buluşturan küresel bir dayanışma platformu inşa ediyor. Kosova gibi çevresel risklerin yanı sıra sosyal kırılganlıklarla da mücadele eden ülkeler için bir bilimsel çalışmadan çok daha fazlasını ifade ediyor: adaletli şehirleşme, doğa temelli planlama ve kültürel bağ dokusunu koruyan bir kalkınma modeli.

Konferans sırasında bildirimi sunarken, sadece Antakya’nın deprem sonrası yeniden yapılanma sorunsalına değil, Kosova sokaklarındaki karşılaştığım insanların gözlerindeki arayışa da yanıt vermeye çalıştım. Modernite ile geçmiş arasında sıkışmış, Batı'nın teknolojik söylemi ile kendi tarihsel kırılganlıkları arasında yön arayan bir topluluk. Bildirimde sunduğum değerlendirmeler, yalnızca Antakya’ya değil, aynı zamanda Peja’nın, Priştine’nin ve hatta tüm Balkan coğrafyasının da aynasına dönüşüyordu. Çünkü deprem, savaş, yoksulluk ya da iklim krizi… Hepsi birer sebep değil; sonuçtur. Planlamanın eksikliği, hafızanın silinmesi, doğayla uyumsuzlaşma gibi derin nedenlerin ürünüdür bu yıkımlar…

Bu anlamlı ve çok uluslu çözüm bulma arayışı, Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin uluslararasılaşma vizyonunun da bir yansımasıydı. Rektörümüz Prof. Dr. Adnan Özcan’ın liderliğinde Üniversitemiz adına yürütülen uluslararası açılım politikaları sayesinde, yalnızca Avrupa’nın büyük başkentlerinde değil; Balkanlar gibi hassas coğrafyalarda; doğudan batıya kuzeyden güneye dünyanın dört bir yanında da bilimsel varlığımızı hissettirebiliyoruz. Bu tür iş birlikleri, üniversitemizin yalnızca eğitim ve araştırma kapasitesini değil, aynı zamanda küresel anlamda insanlık için ürettiği değeri de artırıyor. Zira kelimeler, eğer kelimenin anlamını içselleştirmiş, doğru yol gösteren bir lider varsa kurumların kaderini belirler. Üniversite kelimesi, Latince “universitas”tan gelir; “birlik”, “bütünlük” ve daha derininde “evrensellik” anlamını taşır. “Unus” yani “bir” ile “versus” yani “dönmek” köklerinden türeyen bu kelime, farklılıkların bir arada anlam bulduğu bir bütünlüğü, çokluğun içindeki birliği simgeler. Bu yönüyle üniversite, yalnızca ders verilen, araştırma yapılan bir yer değil; insanlığın ortak aklını, hafızasını ve vicdanını örgütleyen evrensel bir bilinç mekânıdır. İşte tam da bu yüzden, Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin Antakya’dan Tokyo’ya, Madrid’den Peja’ya uzanan bilimsel ve etik yolculuğu, yalnızca bir akademik faaliyet değil; bir üniversite olma iddiasının evrensel karşılığıdır. Ve bu yolculuk, bilginin ötesine geçen, insanlığı birbirine bağlayan büyük bir sorumluluk çağrısıdır. Çünkü biz Eskişehir Teknik Üniversitesi olarak biliyoruz ki: “Üniversite olmak sadece eğitim vermek akademik çalışmalar yapmak değil, yol gösteren olmak ve tüm dünyadaki insanlara bilim ve aklın kesişimde yeni bir yön tarif etmektir.” Ve bu yön, ne doğrudan doğuya ne de batıya çıkıyor. Bu yön, vicdana, bilince ve birlikte yaşama iradesine çıkıyor.

Kosova sokaklarında yürürken düşündüm: Bir kentin kaderi, yalnızca coğrafi konumuna, doğal kaynaklarına ya da ekonomik gücüne bağlı değil. Asıl mesele, o kentin neyi hatırladığı, neyi unuttuğu ve geleceğini nasıl kurmak istediğidir. Bu kurgu, fiziksel yeniden inşadan çok daha fazlasını gerektiriyor. Her zaman ifade ettiğim gibi, çünkü kent yalnızca binalardan, caddelerden ya da altyapıdan ibaret değildir. Kent; kolektif hafızanın, toplumsal ilişkilerin, doğayla kurulan bağın ve geleceğe dönük hayallerin kesiştiği çok katmanlı bir mekândır.

Bu açıdan bakıldığında, Antakya ile Priştine arasında yalnızca kilometreler değil; çok daha derin bir benzerlik var: Hatırlamaya, onarmaya ve birlikte iyileşmeye duyulan ihtiyaç… Her iki şehir de farklı nedenlerle travmalar yaşamış, fiziksel olduğu kadar ruhsal olarak da yıpranmış coğrafyalarda yer alıyor. Antakya, doğa kaynaklı bir afetin ardından mekânsal ve sosyal bir çöküş yaşarken; Priştine, insan eliyle gerçekleşmiş siyasal ve toplumsal yıkımların ardından hâlâ kimliğini ve geleceğini kurma mücadelesi veriyor. Bu nedenle, bu iki şehir arasında kurduğumuz her köprü, yalnızca bilgi alışverişi değil; aynı zamanda ortak bir iyileşme çağrısıdır.

İşte bu noktada EPD-Net projesinin vizyonu devreye giriyor. Avrupa Birliği tarafından desteklenen ve Eskişehir Teknik Üniversitesi koordinasyonunda yürütülen bu proje, yalnızca afetlere karşı dirençli kentler tasarlamakla kalmıyor; aynı zamanda kültürel sürekliliği koruyan, toplumsal eşitliği gözeten, doğayla uyumlu kent modelleri geliştirmeyi amaçlıyor. EPD-Net, teknik çözümlerin ötesinde bir şey sunuyor: Dirençlilik kavramını yalnızca planlama, mühendislik verileriyle değil, eğitimle, kültürel farkındalıkla ve topluluk temelli yaklaşımlarla yeniden tanımlıyor.

Kosova’da bu potansiyel fazlasıyla mevcut. Kosova’daki koşullar, EPD-Net gibi çok aktörlü, disiplinler arası ve kapsayıcı bir proje için hem ihtiyaç hem de fırsat anlamına geliyor. Kosova’nın bugün karşı karşıya olduğu meseleler, iklim değişikliğine bağlı çevresel sorunlar, kırılgan yapı stoğu, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine erişimdeki eşitsizlikler, EPD-Net'in geliştirdiği metodolojilerle doğrudan ilişkilendirilebilir.

Bu bağlamda EPD-Net projesinin içinde yer alan akıllı eğitim modülleri, çok dilli öğrenme platformları, ekolojik planlama temelli analiz araçları ve yapay zekâ destekli karar destek sistemleri, Kosova’daki kurumlar ve yerel yönetimler için önemli bir kapasite artışı sağlayabilir. Ancak bu teknolojik altyapının da ötesinde, EPD-Net’in en kıymetli katkısı şudur: Kent planlamasını teknik bir uğraş olmaktan çıkarıp, adalet, eşitlik, hafıza ve sorumluluk temelinde yeniden düşünmeye davet etmesidir. Bu, tam da Kosova gibi tarihsel yükü ağır, geleceği ise umut dolu ülkelerin ihtiyaç duyduğu yeni bir planlama paradigmasıdır.

Bugün Kosova’da gençler daha iyi bir gelecek için çabalıyor. Ancak bu geleceğin yalnızca bina inşaatlarıyla değil; adaletli planlamayla, doğa temelli stratejilerle ve kültürel duyarlılıkla inşa edilebileceğini görmeleri gerekiyor. Üniversiteler, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri; planlamayı sadece teknik bir düzenleme değil, toplumsal bir iyileştirme aracı olarak görmeye başladıklarında gerçek dönüşüm başlayacak. EPD-Net bu farkındalığı artırmak, bu vizyonu somutlaştırmak için bir rehber sunuyor.

İşte bu yüzden EPD-Net gibi projelerin Kosova’yla buluşması, yalnızca bilimsel değil; aynı zamanda etik, kültürel ve insani bir çağrı anlamına geliyor. Bu buluşma, Avrupa’nın merkezinde şekillenen bilgi birikiminin, Balkanlar’daki kırılgan coğrafyalara uzanarak bir iyileşme hattı oluşturmasına olanak tanıyor. Bu yalnızca bir proje değil; aynı zamanda “birbirimizi görmenin”, “birlikte onarmanın” ve “ortak bir yarın hayal etmenin” adıdır. Çünkü biliyoruz ki: Bilgi paylaşıldıkça değer kazanır. Dayanışma ise ancak sınır tanımadığında gerçek olur.

Ve belki de en önemlisi: Gerçek dirençlilik, bir toplumun geçmişiyle yüzleşme, doğayla barışma ve geleceği adalet temelinde kurma iradesinde yatar. Antakya ile Priştine arasında kurulan bu zihinsel ve bilimsel köprü, aslında hepimiz için bir çağrıdır. Hatırlamak, onarmak ve umudu birlikte taşımak için…

Kosova’da konferans sonrasında kendimce bir değerlendirme yapmak adına sessiz bir ortamda sıkıca gözlerimi kapadım. Aklımdan Peja’nın Osmanlı’dan kalan kültürel mirası, taş sokakları geçti, bir okulun yıpranmış çatısı, insanlarının Türk halkına ve Türkiye’ye bağlılığı… Ardından Antakya’nın suskun enkazları, güneşe dönmüş çocuk gözleri belirdi belleğimde. Ve sonra Madrid’in geniş bulvarlarında yürürken hissettiğim o kültürel ve ekonomik özgüven… Havana’nın elektrik kesintilerinde bile sönmeyen halk direnci… Tokyo’nun titreyen zemini üzerinde dimdik ayakta duran toplum dirençliliği… Seul’de afetlere karşı görkemli yapıların altına gizlenmiş sessiz hazırlık…

Farklı coğrafyalar, farklı diller, farklı geçmişler… Ama aynı arayış: Güvende olmak. Görülmek. Hatırlanmak… Çocuklarına güvenli bir gelecek bırakmak… İşte tam da bu yüzden artık mesele, bir kent planı çizmekten ibaret değildir… Mesele; o çizgilerde bir yaşam hakkı, bir adalet duygusu, bir birlikte yaşama vaadi olup olmadığını sormaktır… Ve bu soruların yanıtı sadece teknik uzmanlıkla değil; vicdanla, insan sevgisiyle ve ortak hafızaya duyulan saygıyla verilebilir.

Bilim insanı olmak, bize bunu hatırlatıyor. Haritaların ötesinde bir hakikat olduğunu… Bilimin gerçek anlamını, insanların acılarını anlamaktan ve umutlarını çoğaltmaktan aldığını… Ve üniversitelerin, yalnızca bilgi üretme yerleri değil; toplumsal sorumluluğun mayalandığı vicdan mekânları olduğunu… Eskişehir Teknik Üniversitesi, bu sorumluluğun bilinciyle yalnızca akademik sınırlarını değil, insani ufkunu da büyütüyor. Bilimin evrensel dilini konuşurken, insanlığın ortak acısını da yüreğinde taşıyor. İşte bu yüzden, yalnızca kentler değil; aynı zamanda güven, umut ve dayanışma da inşa ediliyor.Formun Üstü

…Ve bazen, tüm bu akademik sunumların, mekânsal analizlerin, stratejik planların ötesinde; asıl direnci bir bakışta, bir tebessümde görürsünüz. Peja’da, konferans sonrası geç vakit uğradığımız küçük bir restoranda, kapanma saatine yaklaşmışken, içeride bir köşede masalarda kalan yiyecekleri toplamak umuduyla bekleyen bir anne ve iki küçük kız çocuğu dikkatimi çekti. Sessiz, mahcup, sabırlıydılar. Annenin bakışında alışkanlığa dönüşmüş derin bir yoksunluk vardı; çocukların gözlerindeyse küçücük olsa da bir umut.

Onlara istediklerini alma teklifimiz sonrası, çocuklardan görece daha büyük olanının yüzüne yansıyan gülümseme, yapmaya çalıştıklarımız yanında yapamadıklarımız, başaramadıklarımız nedeniyle insanlığımdan utandırdı. Ne teşekkür vardı ne açıklama... Ama o an, Peja’nın taş sokaklarında yankılanan yorgunluğun içinde, insana ve yaşama dair saf bir şükran titreşimi hissettim.

O küçücük anda şunu düşündüm: Belki de “dirençli şehir” dediğimiz şey, sadece binaların değil; insanların içindeki iyiliğin ayakta kalmasıdır. Tıpkı Antakya gibi, tıpkı Havana, Tokyo ya da Priştine gibi... Bazen bir şehir, bir parça yemekle; bazen bir bakışla yeniden kurulur.

Ve işte tam da bu yüzden: Biz bilim insanları birbirimize dair inancımızı, umudumuzu, insanlığımızı yeniden inşa etmek zorundayız.

Ve şimdi, buradan sesleniyorum:

Antakya için… Peja için… Priştine, Tokyo, Havana ve Madrid için… Ama en çok da insanlık için…

Kentleri sadece inşa etmeyelim. İyileştirelim.

Yolları sadece açmayalım. Birbirimize ulaştıralım. Verileri sadece toplayıp analiz etmeyelim. Ses verelim, anlam üretelim.

Çünkü şehir dediğimiz şey; betonun, asfaltın ya da çelik kolonların değil, birbirine tutunmuş insanların hikâyesidir. Ve biz bilim insanları, bu hikâyenin sadece aktörleri değil, yazarları ve aynı zamanda sorumlusuyuz.

Hatırlayalım, onaralım ve umudu paylaşalım… Çünkü gelecek, ancak böyle inşa edilir.

Formun Altı