Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin başarılarını bir kenara koyarsak, Eskişehir’de “başarı” denince genel olarak akla ilk ne geliyor?
Tören.
Plaket.
Kurdele.
Bir de sosyal medya görseli… altına “gurur duyuyoruz”.
Bu görselin arkasında bu kez de yine Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin somut bir performansı var: süs değil, sayısal bir eşik.
YÖK’ün yayımladığı Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu–2025; üniversiteleri beş ana kategori üzerinden okuyor: “Eğitim ve Öğretim”, “Araştırma-Geliştirme, Proje ve Yayın”, “Uluslararasılaşma”, “Sürdürülebilirlik”, “Topluma Hizmet ve Sosyal Sorumluluk”. Üstelik değerlendirme çerçevesine “erişilebilirlik”, “kapsayıcılık” ve “bilim iletişimi” gibi güncel başlıkları da ekleyerek, yalnızca üretimi değil, üretimin toplumla temasını da görünür kılmaya çalışıyor.
Ve raporun patent kısmında, Eskişehir Teknik Üniversitesi için altın harflerle yazılmış bir gerçek var: “Olumlu sonuçlanan patent yüzdesi” göstergesinde %16 ile Türkiye birincisi.
Şimdi dikkat: “Patent başvurusu” demiyor. “Patent sayısı” demiyor. Olumlu sonuçlanan patent yüzdesi. Aradaki fark basit değil; etiketi değiştiren bir fark.
Başvuru yapmak kolay. Dosya hazırlanır, sistem yüklenir, “başvuru yaptık” denir. Genelde “başvuru” zaten bir tür başarı gibi pazarlanır. Ama patent dediğin şey, başvurudan sonra başlar: inceleme, itirazlar, yazışmalar, kapsam daraltmaları, yenilik basamağı, buluş basamağı tartışmaları. Yani gerçek bir ayıklama mekanizması.
Bu yüzden yüzde 16, aslında “kaç iş yaptık” sorusunun değil, “kaç işimiz ayakta kaldı” sorusunun yanıtıdır.
Rapor, 2024 verileriyle şunu söylüyor: 108 üniversitenin patent başvurusu olumlu sonuçlanmış; üniversitelerin toplam patent başvuruları içinde olumlu sonuçlananların oranı ortalama %3,32. Toplamda 1.411 patent elde edilmiş.
Yani ülke ortalaması %3,32 iken ESTÜ %16. Bu; “biraz iyi” değil. Bu, nitelik sıçraması. Aynı sayfada devamı da var: %16’yı İstanbul Teknik Üniversitesi (%15,33)izliyor. Demek ki bu gösterge, “rastgele bir tablo” değil; ciddi üniversitelerin ciddi rekabet alanı.
Peki “olumlu sonuçlanan patent yüzdesi” tam olarak neyi ölçüyor?
YÖK raporunda tanımı açık: 2024’te başvurusu olumlu sonuçlanan ulusal/uluslararası patent tescil sayısının, başvuru yapılan patent sayısına oranı… Bireysel başvurular dahil; üniversite adresi olmayan işletme adına yapılanlar hariç. Veri kaynağı olarak Türk Patent ve üniversite verileri kullanılıyor.
Bu tanım önemli. Çünkü “biz çok çalıştık” romantizmini değil, kurumsal süreç yeterliliğini ölçüyor: fikrin seçilmesi, fikrin korunması, başvurunun iyi yazılması, sürecin takip edilmesi, doğru sınıflandırma, doğru kapsam, doğru strateji.
O yüzden bu başarıyı “tek bir laboratuvarın gecesi” diye anlatamazsın. Bu, sistem işidir. Ve sistem dediğin şey, kendiliğinden oluşmaz. Bir üniversitede sistem, tepeden aşağıya doğru kurulur. Yönetim; neyi ödüllendireceğini, neyi görünür kılacağını, hangi çıktıya hangi kaynağı ayıracağını belirler. Sonra da o iklim aşağıya doğru yayılır.
Tam burada rektörlük iradesi devreye giriyor. Prof. Dr. Adnan Özcan’ın “başarı” yaklaşımını görmek için, ESTÜ’nün 19 Aralık 2025 tarihli bir haberine bakmak yeter: ulusal ve uluslararası yarışmalarda derece alan öğrenci ekiplerini makamında kabul ediyor; öğrencilerin ve danışmanlarının üretimini kurumsal düzeyde görünür kılıyor. Ve cümleyi şu yerden bağlıyor: “öğrencilerimizin disiplinler arası üretimlerini…desteklemeye kararlılıkla devam edeceğiz.” Rektör Prof. Dr. Adnan Özcan’ın öğrenci ekiplerini bizzat tebrik etmesi, projeleri dinlemesi, “toplumsal fayda üreten” üretimi kurumsal gurur alanı olarak tarif etmesi… bu modelin kültürel zeminini gösteriyor. Yani akademik başarıyı, öğrencisinden, akademisyenine içselleştirme iradesiyle gerçek kurumsal başarı ortaya çıkıyor.
Bu cümle, bir yönetim beyanıdır. Patent ekosistemi zaten doğası gereği disiplinler arasıdır: bilim + tasarım + hukuk + pazar okuması + metin yazımı + süreç takibi. Bir halka zayıfsa, tescil masasında düşersin. Bu beyanın arka planında bu iradenin güçlü bir girişimcilik ekosistemi yaratmak için yapılandırdığı bir yapının oluşması da gereklidir. Zira bu tablonun görünmeyen ama belirleyici bir ayağı daha var: Eskişehir’in girişimcilik ekosisteminde genç ama etkisi giderek büyüyen aktörlerden biri olan ESTÜ TTO A.Ş. ve çok dikkatlice oluşturulmuş güçlü ekibi… Patent dediğiniz şey, yalnızca “buluş” değil; o buluşun doğru zamanda doğru biçimde korunması, dosyanın teknik ve hukuki tutarlılıkla örülmesi, süreçlerin sabırla takip edilmesi, ardından da lisanslama ve ticarileştirme kanallarına taşınması demek. Bu zincirde TTO’nun yaptığı iş, çoğu zaman afişe çıkmayan bir mühendisliktir: araştırmacının ürettiği bilgiyi, fikri mülkiyet diline çevirir; üniversite ile sanayi arasında tercüman olur; iyi fikrin kaybolmasına değil, değere dönüşmesine çalışır. Bu yüzden “%16” dediğimiz şey, sadece akademik üretimin değil, o üretimi ekonomik ve toplumsal karşılığı olan bir çıktıya dönüştürme kapasitesinin de göstergesidir; ESTÜ TTO A.Ş.’nin ve bu yapıyı güçlü şekilde yapılandıran yönetim erkinin payı tam bu noktada başlar, tam bu noktada görünür olur.
Dolayısıyla ESTÜ’nün %16’lık oranı, sadece araştırmacının başarısı değil; araştırmacıyı doğru çıktıya yönlendiren kurumsal pusulanın başarısıdır. Bu pusula, kendini “başvuru sayısı”na değil, “olumlu sonuç”a kilitler. Çünkü ticari değer de, toplumsal etki de, yatırımcı ilgisi de oradan geçer.
Bu noktada YÖK’ün raporunun kendisi de bir hatırlatma yapıyor: “Patentlerin olumlu sonuçlanma oranı, araştırma çıktılarının ticarileşme ve toplumsal faydaya dönüşme potansiyelini işaret eder”.Yani mesele yalnızca “bilimsel gurur” değil; bilgiden değere giden zincirin kurulup kurulmadığı.
ESTÜ’nün bu başarısı da aynı yere basıyor: Bu birincilik; fikri mülkiyet haklarına dönüştürme ve ticarileştirme süreçlerindeki performansın bilgi üretiminin göstergesi olarak kurumsal kültüre aktarılmış olmasından kaynaklanıyor. Tesadüf değil… Olağan bir sonuç…
Bu başarı nereden geliyor? Yönetim modelinden… Model dediğim şey, patent üretimini “tekil parlak fikir” romantizminden çıkarıp kurumsal bir iş akışına bağlamak. Önce araştırma çıktısını daha laboratuvardan çıkmadan, patentlenebilirlik -yenilik, buluş basamağı, sanayiye uygulanabilirlik - açısından erken aşamada tararsın; yani “bu fikri makaleye mi götürüyoruz, patente mi, yoksa ikisine birden mi” kararını tesadüfe bırakmazsın.
Ardından başvuru metin kalitesini kişiye bağlı zanaat olmaktan çıkarıp kurumsal bir standarda çevirirsin; doğru kapsam yazımı, doğru istem kurgusu, doğru sınıflandırma, doğru örnekleme… bunlar bir kez iyi kurulursa, tescil olasılığını sistematik biçimde yükseltir.
Üçüncü adımda teknoloji transferi süreçlerini bir formalite evrak akışı gibi değil, yönetimin doğrudan sahiplendiği bir performans alanı gibi ele alırsın; takip edilen dosya sayısı değil, olumlu sonuçlanan dosya oranı, lisanslama ve ticarileşme dönüşümü gibi göstergeleri yönetim performans ölçütüne bağlarsın.
Son olarak, öğrenciyi ve hocayı aynı ekosistemde buluşturan disiplinler arası üretimi ödüllendirirsin; çünkü patent, doğası gereği bilim ile tasarımı, hukuk ile pazarı, metin yazımı ile stratejik süreç takibini aynı masaya oturtur. Bu dört hat aynı anda çalıştığında, “başvuru sayısı” şişmez; sonuç alma kapasitesi büyür, oran yükselir, başarı sürdürülebilir hale gelir. Tıpkı ESTÜ’nün bu başarısında olduğu gibi…
Bu başarının ardında bir başka kritik ayrıntı daha var: Raporda B.5 göstergesi (olumlu sonuçlanan patent yüzdesi)“yeni eklendi” diye not düşülüyor. Yani oyun alanı genişletiliyor; ölçme sistemi güncelleniyor, çıta değişiyor. Ve ESTÜ, bu yeni çıtada en üst sıraya yerleşiyor. Bu da şunu gösteriyor: kurum, yalnızca geçmiş ölçütlere göre değil, güncellenen ölçütlere göre de pozisyon alabiliyor.
Bunu herkes yapamaz. Çünkü güncel ölçütler, yeni bir refleks ister: daha hızlı uyum, daha iyi izleme, daha iyi koordinasyon. “Bugün bu başarıyı konuşuyoruz. Yarın ne konuşacağız?” refleksi…
Özetle yüzde 16, bir istatistik değil. Bir tercih.
“Üniversite”yi sadece derslikten ibaret saymayan bir tercih. Bilgiyi koruyan, değerle buluşturan, topluma taşıyan bir tercih.
Ve evet; bu tercihlerin arkasında, görünmeyen ama belirleyici bir şey vardır: yönetim iradesi.