Geçtiğimiz gün Eskişehir’de akaryakıt istasyonlarını dolaştım.
Çünkü konuşulan rakam gerçekten ürkütücüydü.
Eşel mobil uygulamasının sona ermesiyle benzine tek seferde yaklaşık 12,48 liralık bir zam gelebileceği hesaplanıyordu. Ulusal basında yer buldu haber…
İstasyonlarda da bunun karşılığını gördük.
Kimi deposunu doldurmaya çalışıyordu, kimi 1000-1500 liralık yakıt alıyordu.
Bir vatandaşın söylediği cümle aslında tabloyu tek başına anlatıyordu:
“Benim araba depo doluyu bilmez.”
Bir başkası, “Şaka gibi” dedi.
Asgari ücretle çalışan bir vatandaş ise aracını kullanmak zorunda olduğunu anlatırken, “Bu saatten sonra bisiklete mi bineyim?” diye sordu.
Bir diğerinin tepkisi çok daha kısaydı:
“Aaa bize sorma!”
Belki de en çarpıcı cevap buydu.
Çünkü bazen insan artık ne söyleyeceğini de bilemiyor.
Sonrasında beklenen 12,48 liralık artış tek seferde pompaya yansımadı.
1 Ekim’de yayımlanan düzenlemeyle benzindeki ÖTV artışı kademelendirildi. 95 oktan benzinde litre başına ÖTV ekim ayında 7,90 TL, kasımda 11,36 TL, aralık itibarıyla ise 14,8277 TL olacak. İlk aşamada benzin fiyatına yaklaşık 4,27 liralık artış yansıdı.
Yani 12,48 lira bir gecede gelmedi.
Peki sevinecek miyiz?
İşte insan burada biraz duruyor.
Çünkü birkaç gün önce 4 liralık bir benzin zammı konuşulsa muhtemelen “çok büyük zam” diyecektik.
Şimdi 12,48 lirayı beklediğimiz için 4,27 liraya neredeyse “ucuz atlattık” gözüyle bakıyoruz.
Ekonomide rakamların insan psikolojisini nasıl değiştirdiğinin güzel bir örneği olsa gerek.
Üstelik mesele yalnızca benzin deposu da değil.
Röportaj yaptığım vatandaşlardan biri bunu çok doğru anlattı:
“Akaryakıta gelen zam sadece benim arabaya pahalı binmemi sağlamıyor. Gıdaya, ulaşıma, her şeye zam.”
Gerçekten de akaryakıt, market rafına giden kamyonun da servis aracının da üreticinin de esnafın da maliyet kalemlerinden biri.
Dolayısıyla pompaya yazılan rakam yalnızca otomobil kullananları ilgilendirmiyor.
Ben o gün istasyonda başka bir şeyi daha gördüm.
Bir zamanlar “Depoyu fulle” denirdi.
Şimdi;
“1000 liralık…”
“1500 liralık…”
“Yarım depo…”
“Çeyrek depoyu tamamlayayım…”
Vatandaş litre değil, bütçe satın alıyor artık.
Belki de akaryakıt fiyatlarındaki değişimin günlük hayattaki en net özeti bu.
12,48 lira bir gecede gelmedi.
Ama vatandaşın anlattığı geçim sıkıntısı da bir gecede ortadan kalkmadı.
ASIL SINAV ŞİMDİ DEPLASMANDA
Balıkesirspor karşısında alınan 7-1’lik galibiyet elbette muazzam.
Hem skor hem moral hem de Eskişehirspor’un yeniden ayağa kalkması açısından çok kıymetliydi.
Ama Teknik Direktör Hakan Şapcı’nın bu hafta yaptığı açıklamada bence en önemli cümle şuydu:
“7-1’lik Balıkesirspor galibiyetini artık kesinlikle unutmamız gerekiyor.”
Doğru.
Hatta futbolcuların mümkünse skor tabelasını hafızalarından şimdilik silmeleri gerekiyor.
Çünkü 7-1 size üç puandan fazlasını vermiyor.
3-0 kazansanız da üç puan, 7-1 kazansanız da…
Eskişehirspor’un önündeki asıl mesele süreklilik.
Şapcı’nın dikkat çektiği bir başka rakam da tam burada önem kazanıyor:
Eskişehirspor deplasmanda altı maçtır kazanamıyor.
Şampiyonluk hedefleyen bir takım için kırılması gereken seri tam olarak bu.
Kendi sahasında, kendi şehrinde, o büyük camianın havasıyla Eskişehirspor’un neler yapabileceğini biliyoruz.
Mesele Akşehir’de…
Biga’da…
Uşak’ta…
Ligin küçük sahalarında, sentetik zeminlerinde, oyunun sıkıştığı, futbolun güzelleşmediği deplasmanlarda da üç puanı alıp otobüse binebilmek.
Şampiyonluklar çoğu zaman 7-1’lerle değil, böyle maçlarda alınan 1-0’larla geliyor.
Şapcı da bunun farkında.
Sentetik zemine uyum sağlamak için takımın hafta boyunca bu tip sahalarda çalışması da tesadüf değil.
Balıkesirspor maçında futbolcuların ortaya koyduğu reaksiyonu ben de önemli buluyorum.
Özellikle Biga’daki ağır yenilginin ve kaybedilen puanların ardından böyle bir cevap vermek kolay değildi.
Şimdi aynı karakteri ikinci kez göstermek gerekiyor.
Çünkü bir maç reaksiyondur.
Arkasına ikinciyi, üçüncüyü koyarsanız seri olur.
Eskişehirspor’un ihtiyacı da tam olarak bu.
Cumartesi günü Akşehirspor karşısında sahaya çıkacak Es-Es’e başarılar diliyorum.
Umarım altı maçlık deplasman hasreti de orada sona erer.
7-1’i güzel bir hatıra olarak cebimize koyalım.
Şimdi yeni bir sayfa açalım.
PİSUVARI KİM KIRDI?
Balıkesirspor maçının ardından bir de futbolun hiç konuşmak istemediğimiz tarafı ortaya çıktı.
Eskişehirspor sahada 7-1 kazandı.
Maç bitti.
Fakat deplasman tribününde geriye kırılmış korkuluklar, camlar, tuvalet bölmeleri, pisuvarlar, sabunluklar ve kalorifer petekleri kaldı.
Kalorifer borularının kırılması nedeniyle tribünü su bastığı, yapılan ilk değerlendirmelerde son hasarın yaklaşık 100 bin lirayı, toplam hasarın ise yaklaşık 200 bin lirayı bulduğu belirtiliyor. Hasarla ilgili tutanakların da hazırlandığı bildirildi.
İnsan ister istemez soruyor:
Neden?
Takımınız yedi gol yedi diye pisuvarın ne suçu var?
Kalorifer peteği mi attı golleri?
Tuvalet bölmesi mi ofsaytı bozdu?
Futbolda yenilirsiniz.
Hem de bazen ağır yenilirsiniz.
Öfkelenirsiniz, üzülürsünüz, günlerce moraliniz bozuk gezer.
Bunların hepsi futbolun içinde.
Ama kamu malına zarar vermek futbolun içinde değil.
Üstelik mesele “rakip takımın stadı” da değil.
Bugün Eskişehir’de kırılan o parçaların benzeri yarın Balıkesir’de, Bursa’da, İzmir’de, İstanbul’da kırılıyor.
Sonra ustalar geliyor.
Yenisi alınıyor.
Tamir ediliyor.
Fatura çıkarılıyor.
Kısacası futbol bitiyor, geriye gereksiz bir masraf kalıyor.
Hele bu dönemde 100 bin, 200 bin liralık zararın ne anlama geldiği ortada.
Bir de işin daha önemli tarafı var:
Deplasman tribününe giden taraftar, bir anlamda formasını taşıdığı kulübün misafiridir.
Nasıl futbolcu sahada armasını temsil ediyorsa taraftar da tribünde aynı armayı temsil ediyor.
90 dakika sonunda skor tabelası zaten kimin kazandığını, kimin kaybettiğini yazıyor.
Bir de duvara, lavaboya, kalorifer peteğine “yenildik” diye imza atmaya hiç gerek yok.
7-1 unutulur.
Kırılanlar tamir edilir.
Ama keşke futbol kültürümüzde şu alışkanlığı artık tamir etmek zorunda kalmasak.
KISSADAN HİSSE: USTANIN BİR DAKİKASI
Ünlü ressam Picasso hakkında anlatılan bir hikaye vardır.
Bir kadın, Picasso’dan küçük bir kağıda kendisi için bir çizim yapmasını ister.
Picasso birkaç saniyede çizimi yapar ve karşılığında yüksek bir ücret söyler.
Kadın şaşırır:
“Bunu çizmeniz yalnızca birkaç saniye sürdü.”
Picasso’nun cevabı kısa olur:
“Hayır. Bunu çizebilmem bir ömür sürdü.”
Kıssadan hisse…
Bazen yalnızca sonuca bakarız.
Bir dakikada yapılan işe, bir günde alınan karara, bir gecede gelen başarıya…
Oysa görünen birkaç saniyenin arkasında yılların emeği, hatası, tecrübesi vardır.
Kolay görünen her şey kolay değildir.
Bazı şeylerin süresini saat değil, birikim ölçer.