CHP'de mutlak butlan tartışmaları sürüyor.
Eskişehir de bu tartışmaların dışında değil.
Ancak şehirde ilginç bir tablo var.
İl ve ilçe örgütlerinden partinin tabanına kadar geniş bir kesim, hatta büyük çoğunluk seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel'in yanında duruyor.
Hatta ve hatta geçmiş dönem yöneticilerinin önemli bölümü de bu süreçte tavrını açıkça ortaya koydu, Özel’den yanalar…
Tam da böyle bir atmosferde CHP’nin görevdeki Eskişehir Milletvekili Jale Nur Süllü'nün "tarafsızım" duruşu düşündürücü…
Muhabir arkadaşımız Sümeyra Dizman, ESTV mikrofonunu şehrin göbeğinde, Hamamyolu'nda yaptığı sokak röportajı ile vatandaşlara uzattı… Cevapları izlerken aklıma Jale Hanım’ın tavrı geldi…
Vatandaşlar yeni parti istemediklerini, mücadeleyi CHP içinde sürdürmek gerektiğini ve desteklerini Özgür Özel'e verdiklerini söylüyor. Bu röportajlarda en ufak bir sansür, yayınlanmayan tek bir vatandaş yok… Bir Allah’ın kulu da Sayın Kılıçdaroğlu’nu desteklemiyor ya da tarafsızım demiyor…
"Bizim umudumuz Özgür Özel'dir."
"Yeni parti oyları böler."
"Bahçedeki otlar temizlenmeli ama ev yıkılmamalı."
Sonuç olarak verilen mesajların ortak noktası bu şekilde.
Ve siyasette bazen tarafsızlık, taraf olmaktan daha fazla tartışılır.
Çünkü seçilmiş siyasetçiler Ankara'yı değil, seçildikleri şehrin hissiyatını da temsil ederler.
Bugün Eskişehir'de oluşan siyasi iklim ortadayken, Jale Hanım'ın bu mesafeli duruşunun parti tabanında sıcak karşılanmadığını söylemek yanlış olmaz.
TALAT YALAZ’A DAVA
CHP Eskişehir İl Başkanı Talat Yalaz hakkında, "kanunlara uymamaya halkı alenen tahrik" suçlamasıyla dava açıldı.
Üstelik istenen ceza üç yıla kadar hapis ve siyasi yasak.
Türkiye'de artık siyasi tartışmaların önemli bir bölümü mahkeme salonlarında yaşanıyor.
Bazıları bunun hukukun doğal işleyişi olarak görüyor, muhalefet ise yargının siyasallaştığını savunuyor.
Talat Yalaz'ın yaptığı açıklamadan anlaşılan o ki geri adım atmayacak;
"Korkmuyoruz, susmuyoruz, geri adım atmıyoruz" diyor.
CHP bu süreçte sadece siyasi sorunlarla, içerdeki düşmanlarla değil sanırım birçok sorunla -hem genelde hem de yerelde- uğraşmaya devam edecek gibi görünüyor.
DORUK MADENCİLİK İŞÇİLERİ YENİDEN ANKARA'DA
Bazen gazetecilik, sadece olup biteni aktarmak değildir.
Bazen insanların umutlarına da tanıklık edersiniz.
Nisan ayında Doruk Madencilik işçileri haklarını alabilmek için Eskişehir'den Ankara'ya yürüdüğünde, ESTV de o yolculuğun bir parçası oldu.
Arkadaşımız Hilal Eroğlu ve Önder Kalaycı ile atladı Ankara'ya gitti. Oradaki bekleyişi, grevi, işçilerin umutlarını ve ailelerinin yaşadığı endişeyi ekranlara taşıdı.
Dokuz gün süren açlık grevinin ardından hükümet yetkililerinin ve ilgili bakanlıkların devreye girmesiyle verilen sözler, hepimize “oh be” dedirtmişti.
"Demek ki bu iş çözülecek" diye düşünmüştük.
İşçiler de öyle düşündü.
Ancak aradan geçen zamanda görüldü ki verilen taahhütler yerine getirilmedi. Alın terinin karşılığı yine ödenmedi.
Şimdi emekçiler yeniden Ankara’da.
Aslında bu sadece bir ücret meselesi değil.
Bu, verilen sözlerin tutulup tutulmaması meselesidir.
Bir ülkede emekçinin hakkı, sadece masalarda atılan imzalarla değil, o imzaların arkasında durulmasıyla korunur.
Umarım bu kez yeni yürüyüşlere, yeni açlık grevlerine gerek kalmadan, bu haklı mücadele emekçiler lehine sonuçlanır.
Çünkü yerin metrelerce altında çalışan insanların, bir de yeryüzünde hak aramak zorunda bırakılması tarifi zor duygular uyandırıyor.
KISSADAN HİSSE
Harezmşahlar Sultanı Alaeddin Muhammed, döneminin en güçlü hükümdarlarından biriydi. Devleti güçlü, ordusu büyük, hazinesi doluydu.
Ama karşısına çıkan yeni tehlikeyi doğru okuyamadı.
Doğuda yükselen Moğol gücünü küçümsedi.
Yetmedi...
Cengiz Han'ın ticaret kurmak amacıyla gönderdiği kervan, Otrar Valisi tarafından casusluk suçlamasıyla katledildi. Cengiz Han, bunun üzerine suçluların teslim edilmesini istedi. Sultan Alaeddin ise geri adım atmak yerine, gönderilen elçilerin sakallarını yaktırıp aşağılayarak geri gönderdi.
Tarihte elçiye dokunmanın savaş ilanı sayıldığı bilinir.
Nitekim öyle de oldu.
Cengiz Han, yüz binlerce askeriyle Harezm topraklarına yürüdü. Bir zamanlar ihtişamıyla anılan şehirler birer birer düştü. Buhara, Semerkant, Otrar...
Kültürün, ilmin ve medeniyetin merkezleri ateşe verildi.
Sultan Alaeddin ise ordusunu toparlayıp tek bir büyük direniş göstermek yerine şehir şehir geri çekildi.
En sonunda kaçacak yer de kalmadı.
Yanındakilerle birlikte Hazar Denizi'ndeki küçük bir adaya sığındı.
Bir zamanlar koskoca imparatorluğun sahibi olan hükümdar, orada sefalet içinde hayata gözlerini yumdu.
Öldüğünde ise onu saracak bir kefen bile bulunamadı.
Rivayete göre maiyetindeki Mahmud Çavuş'un gömleğine sarılarak toprağa verildi.
Ve yine rivayete göre tarihe geçen şu sözleri söyledi:
"Ben bütün bu memleketlerin sahibiydim. Şimdi ise bana iki arşın bez bile bulunamıyor."
Kıssadan hisse...
Tarih bize bazen orduların değil, yanlış kararların devletleri yıktığını anlatır.
Bir tehlikeyi küçümsemek...
Gururu aklın önüne koymak...
Ve geri dönülebilecek bir hatayı, geri dönülemez bir meydan okumaya çevirmek...
Bazen koskoca bir imparatorluğun bile sonunu hazırlamaya yeter.