Basın toplantısından birkaç dakika önce CHP İl Başkanlığı'nın koridorlarında bildiğimiz Talat Yalaz vardı.
Gülümseyerek içeri girdi. Partililerle şakalaştı. Basın mensuplarının halini hatırını sordu. Ayaküstü biz de sohbet ettik.
Hatta Eskişehir'de il başkanı yapacak isim bulunamaması meselesini bile kendine has üslubuyla tiye aldı.
Sonra kameraların karşısına geçti.
Ve o güler yüzün yerini, sert cümleler aldı.
Siyasette insanlar bazen öfkelerini bağırarak gösterir, bazen de gülümseyerek saklar. Bana kalırsa o gün gördüğümüz ikinci tabloydu.
"Biz partiden ayrılmıyoruz, partiden koparılıp atılıyoruz" sözü, aslında yaptığı uzun konuşmanın en yalın özeti oldu.
Hiçbir zaman bir siyasi partiye aidiyet hissetmedim ben ama yine de tahmin etmek zor değil...
Bir insanın yıllarını verdiği, gençliğini geçirdiği, kendisini yetiştirdiği siyasi hareketten koparılması kolay bir duygu değil.
Hele ki o partiye "baba ocağı" diyorsanız...
Elbette siyaset boşluk kabul etmiyor. Bugün yaşanan kırılmanın yarın yeni bir oluşuma dönüşmesi kimseyi şaşırtmaz.
İsmi bugün belli değildir ama gönüllerde hâlâ CHP diye anılan bir adres mutlaka olacaktır.
Belki tabelalar değişir.
Logolar değişir.
Ama insanların hafızasında yer eden aidiyetler, tek bir yazıyla silinmiyor.
İşte bu yüzden Talat Yalaz'ın yüzündeki tebessüm bana mutluluğu değil, acıya gülmeyi hatırlattı.
Tunay Bozyiğit’in şiiri gibi;
Meğer ne yalnızız insan olmuşsak
Yaprak gibi dalda sessiz solmuşsak
Yeri gelmiş acıya da gülmüşsek
Sana olan sevdamdandır bilesin
Mizacı zaten asık suratlı olmadı hiç ama Yalaz, güler yüzüyle sohbet ettikçe düşünmeden edemiyor insan… Bazen insan, en çok canı yandığında gülümsüyor gerçekten...
“MAKAM İÇİN OTURMADIK”
Gelelim bir diğer görevden alınan CHP’liye…
Sibel Yeşildal ile röportajımda en dikkat çekici cümlelerden biri şu oldu:
"Biz bu koltuklara makam için oturmadık" dedi.
Aslında siyasilerden bu cümleyi çok duyarız.
Ama o cümlenin samimiyetini, koltuk elinizden alındığında anlarsınız.
Görevden alındıktan sonra da aynı cümleyi kurabiliyorsanız, işte o zaman söylediğiniz sözün bir karşılığı vardır.
Yeşildal'ın konuşmasında kızgınlık vardı ama hırs yoktu.
Kırgınlık vardı ama pes etmişlik yoktu.
Hatta kısacık zamanımızda Kızım Eylül’ü sordu, fotoğrafını görmek istedi; aramızdaki dayanışma ile “Öz halqım, Tatar balası” dedi…
"Haksızlığa karşı susmayacağız" derken de aslında sadece kendi görevini değil, temsil ettiğini düşündüğü kadınların emeğini savunuyordu.
Siyasette insanlar bazen mevki kaybeder.
Bazen de güven kaybeder.
İlki zaten gelip geçicidir… Hatta yenilerini kazanmak biraz da kısmet işidir… İkincisini telafi etmek ise çok daha zordur.
MUTLULUK DENİNCE AKLA...

"Mutluluk denince akla, hemen onun adı gelir..."
Türkiye'nin en unutulmaz reklam sloganlarından biri.
Yıllardır ETİ denince bu cümleyi mırıldanmayan kaç kişi vardır ki?
Ama Eskişehir'de bu sloganın ikinci bir anlamı daha var.
Çünkü ETİ yalnızca bisküvi üretmiyor.
Şehrin en büyük ortak değerlerinden biri olan Eskişehirspor'un yanında duruyor.
Kulübün ana sponsorluğunu bir sezon daha sürdürme kararı, belki birkaç satırlık bir haber gibi görülebilir.
Oysa bunun arkasında yıllardır devam eden bir şehir aidiyeti var.
ETİ'nin desteğini sürdürmesi, Eskişehirspor için yalnızca maddi değil, manevi bir güç de taşıyor.
1962'de Firuz Kanatlı tarafından Eskişehir'de kurulan bir marka...
1965'te doğan bir futbol kulübü, kentin en büyük ortak değerlerinden biri...
İkisi de bu şehrin hikâyesi aslında.
Bu yüzden Eskişehir'de o meşhur sloganı artık biraz farklı okumak mümkün.
Mutluluk denince akla...
Sadece ETİ değil, Eskişehirspor'un ayakta kalmasına omuz veren ETİ de geliyor.
KISSADAN HİSSE

Gücünün zirvesindeki bir hükümdar... Adı, tarihe devletini en parlak dönemine taşıyan liderlerden biri olarak geçen I. Şah Abbas.
Yıllar boyunca imparatorluğunu büyüttü, düzeni sağladı, düşmanlarını yendi. Tahtının en büyük güvencesi ise veliaht ilan ettiği oğlu Muhammed Bakır Mirza'ydı. Saray çevresinde sevilen, halk arasında saygı gören genç şehzade, bir gün babasının en büyük korkusuna dönüştü.
Saray dedikoduları çoğaldı. "Şehzade çok güçleniyor", "Tahtı ele geçirmek için hazırlık yapıyor" diyenler oldu. Gerçeğin ne olduğu hiçbir zaman tam olarak bilinmedi. Ancak korku, aklın önüne geçti.
I. Şah Abbas, 1614 yılında öz oğlunun öldürülmesini emretti.
O gün belki tahtını koruduğunu düşündü. Fakat aslında kendi geleceğini zayıflattı. Çünkü en yetenekli veliahtını kaybetmiş, hanedanının devamını kendi eliyle yaralamıştı. Sonraki yıllarda Safevi Devleti, bu kararın ağır sonuçlarını uzun süre hissetti.
Tarih bize defalarca aynı dersi verir:
İnsan bazen düşmanlarından değil, korkularından yenilir.
Korku; güvenin yerini aldığında, en sağlam aileleri dağıtır, en güçlü devletleri sarsar, en doğru kararları bile yanlış yaptırır.
Tahtı korumak için verilen bir emir, bazen geleceği kaybetmenin başlangıcı olur.
Korkuyla verilen kararlar, çoğu zaman tehlikeyi ortadan kaldırmaz; sadece bedelini büyütür.