Diktatör deyince aklımıza hep eli kırbaçlı, herkesin nefret ettiği, halka rağmen iktidarı silah zoruyla ele geçiren zalim insanlar gelir.
Eğer bir lider diktatör ise kimsenin sevmediği biri olmalı diye düşünürüz. Oysa gerçek biraz daha farklıdır. Diktatörlerin çoğu “iktidarlarını kaybedinceye kadar” halkın bir kesimi tarafından abartılı bir şekilde sevilmiştir.
Tarihin, en eli kanlı diktatörlerinden biri olan A.Hitler“sanılanın aksine” yapılan seçimler sonucunda iktidara gelmişti.
Hitler 1933 yılındaki seçimleri kazandığında Alman komünistleri ile sosyal demokratlar hala birbirlerini “sosyal faşistlik ve pasifistlikle” suçlamakla meşguldü. Felaketi gördüklerinde ise iş işten çoktan geçmişti.
53 GÜNDE DEMOKRASİ YIKILDI!...
A.Hitler, 30 Ocak 1933’te Şansölye olarak atanmasının ardından tam 53 gün içinde, anayasal mekanizmaları ve acil durum yasalarını ustaca manipüle ederek Weimar Cumhuriyeti'nin demokratik yapısını fiilen ortadan kaldırdı.
Parlamento binasında çıkan yangın bahane edilerek, komünistlere karşı operasyonlara başlandı. Komünistleri kendilerine rakip olarak gören sosyal demokratlar sesiz kalmayı tercih ettiler.
Yangından bir gün sonra ifade, basın ve toplanma özgürlüğü gibi anayasal temel haklar askıya alındı. Polis, yargı kararı olmaksızın tutuklama yetkisi kazandı.
5 Mart 1933’te şiddet ve baskı gölgesinde yapılan çok partili(!) seçimlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi oylarını %43,9’a çıkardı.
“HİTLER’İN SÖZÜ KANUNDUR!..”
1933-1945 yılları arasında Hitler’in Adalet Danışmanlığını yapan Dr. Hans Frank, partinin adalet anlayışını yargıç ve savcılara şöyle açıklıyordu:
“Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: Benim yerimde Führer olsa nasıl karar verirdi.(...)”
Elbette, durumun ciddiyetini anlayan ve Nazilerin politikasına hemen boyun eğmeyen bazı yargıçlar da vardı. Ancak, artık en ideal ve sevilen yargıçlar, kendisini Führer’in yerine koyarak karar veren yargıçlardı.
1945 yılına gelindiğinde “Faşizmin adaletinden(!)” geriye sadece muhalif Almanların idamları değil; farklı ırk, din ve renkten milyonlarca insanın; toplama kampları, gaz odaları ve deney laboratuvarlarında yok edildiği acı bir insanlık dramı kalmıştı. Bu durumu “perde arkasından izleyerek”sesiz kalanlar ya da tarafsız kalanlar ise tarihin utanç sayfasında yerlerini aldılar.
NEDEN SUSKUN KALDILAR?
Siyasi tarihçilerin bir bölümü; Birinci Dünya savaşı sonrası ezilmişlik duygusu altında ekonomik sorunlarla bunalan ve“muhalefetin yetersizliğini” gören Alman halkının, “büyük yalanlar ve çok etkili propaganda yöntemleri ile” Hitler ve Naziler tarafından kandırıldığını ileri sürerler.
Bir başka düşünceye göre de; Alman halkı, Hitler’i ve Nazileri seçimle başa getirdiği gibi, her türlü icraatlarına da “bilerek” suskun kalmıştır. Bu durumda “Faşizmin bir başkasını sindirmesinden siyasal kazanç uman herkes gibi, Alman halkı da icraatlarına tahammül ettiği ve tepkisiz kaldığı iktidarların sorumluluğuna ortaktır...”
Bu iki düşünceden hangisinin doğru olduğu ile ilgili kararı ve yorumu sizlere bırakırken; yazımızı Bülent Ecevit’in bir sözü ile bağlayalım;
“Bir ülkeye diktatörlüğü diktatörler değil, ona boyun eğenler getirir...”