Son aylarda Gezegenin Anayası adlı kitabımın ilk sekiz bölümünün giriş kısımlarını köşemden paylaştım. Kitabın kalan iki bölümünü ve her bölümün devamında yer alan bölüm düğümlerini ve örnek vakaları kitabımın kendisinde bulabilirsiniz.
Yazılarıma bu haftadan itibaren kendi düşünce eksenimde devam ediyorum. Bugünkü gündemim kuraklık ve su yönetimi olacak. Bu gündemin temel kaynağı geçen hafta ulusal basında yer alan Aral Gölü’nün tamamen kurumuş olmasıyla ilgili bir haber.
Aral Gölü’nün haritadan silinmesi diye okuduğumuz haber, aslında bir göl haberi değil. Bu, devlet aklının, planlama disiplininin, tarım politikasının ve su yönetiminin aynı anda iflas ettiği büyük bir ders. Üstelik uzak bir coğrafyanın eski Sovyet hikâyesi diye kenara konulamayacak kadar tanıdık bir ders.
Aral, doğa kendini yenileyemediği için yok olmadı. Bu cümleyi özellikle böyle kurmak gerekir; çünkü çevre felaketlerini hâlâ fazla masum kelimelerle anlatıyoruz. “Kuraklık oldu”, “iklim değişti”, “göl çekildi”, “ekosistem bozuldu.” Bunların hepsi doğru olabilir ama çoğu zaman asıl failin üzerini örter. Aral Gölü’nde fail soyut bir doğa olayı değildi. Fail, suyu sınırsız bir üretim girdisi sanan yönetim aklıydı. Amu Derya ve Sir Derya’nın suları pamuk üretimi için kanallara çevrildiğinde, gölün kaderi de yavaş yavaş çizilmiş oldu. Bir havzanın su bütçesi, ekosistem taşıma kapasitesi ve uzun dönemli kamusal maliyeti yok sayıldı. Sonra geriye yalnızca tuz, toz, hastalık, yoksulluk ve haritalarda küçülen mavi bir leke kaldı.
Burada mesele pamuk değildir sadece. Mesele, üretim denen şeyin ne pahasına üretildiğini sormayan kör kalkınma fikridir. Bir ürünün ihracat değeri hesaplanırken, onu mümkün kılan suyun ekolojik değeri hesaba katılmıyorsa, orada muhasebe değil sahtekârlık vardır. Kâr hanesine yazılan şeyin bir kısmı aslında gelecek kuşaklardan, balıkçılardan, çiftçilerden, çocukların soluduğu havadan, yeraltı suyundan, kuş göç yollarından, toprağın kimyasından ve gezegenimizden çalınmıştır. Aral Gölü bu yüzden yalnızca bir çevre felaketi değil, yanlış kurulmuş bir ekonomik cümlenin son noktasıdır.
Daha sert söyleyelim: Aral Gölü bir gölün değil, planlama aklının kurumasıdır.
Bunu Türkiye’den bakarak okumak zorundayız. Çünkü bizde de su meselesi çoğu zaman hâlâ “daha fazla baraj”, “daha fazla kuyu”, “daha fazla sulama”, “daha fazla üretim” başlıklarıyla ele alınıyor. Oysa sorun artık yalnızca suyu bulmak değil; suyu nerede, ne için, hangi ürün deseninde, hangi sosyal maliyetle ve hangi ekolojik sınırlar içinde kullandığımızdır. Konya Kapalı Havzası’nda yeraltı suyuna abanarak sürdürülen tarımsal model, bir başarı hikâyesi gibi anlatıldığında, orada ciddi bir entelektüel tembellik vardır. Obruklar yalnızca jeolojik olay değildir; yanlış su politikasının yüzeye vurmuş imzasıdır. Burdur Gölü’nün çekilmesi yalnızca kuraklık meselesi değildir; havza ölçeğinde suyu yönetememenin, gölü bağımsız bir su kütlesi değil yaşayan bir sistem olarak görememenin sonucudur. Tuz Gölü çevresinde yaşanan baskılar da aynı cümlenin başka bir versiyonudur.
Türkiye’nin en büyük yanılgılarından biri şu: Suyu hâlâ “varsa kullanılır” mantığıyla ele alıyoruz. Oysa su, yalnızca borudan akan, kanala verilen, pompalanan, depolanan bir madde değildir. Su aynı zamanda mekânsal düzen kurar. Hangi ürünün nerede yetişeceğini belirler. Hangi kentin büyüyebileceğini sınırlar. Hangi ekosistemin yaşayacağını, hangi kırsal ekonominin çökeceğini, hangi yerleşimin göç vereceğini, hangi arazinin çoraklaşacağını tayin eder. Suyu yanlış okuyan ülke, mekânı da yanlış kurar.
Aral bize bunu gösterdi. Önce nehirlerin yönü değişti. Sonra göl küçüldü. Sonra balıkçılık bitti. Sonra kıyı kasabaları kıyısız kaldı. Sonra tuzlu ve kirli göl tabanı rüzgârla taşınmaya başladı. Sonra sağlık sorunları, yoksulluk, göç, sosyal çözülme geldi. Yani ekolojik hata hiçbir zaman ekolojide kalmaz. Mutlaka ekonomiye, sağlığa, demografiye, siyasete ve kültüre sızar. Bir göl kuruduğunda yalnız su eksilmez; bir yaşam biçimi çöker.
Bugün hâlâ bazı karar vericiler çevreyi kalkınmanın karşısında duran romantik bir engel gibi görüyor. Bu, artık yalnızca eski bir düşünce değil, tehlikeli bir düşüncedir. Çünkü su krizi çağında çevreyi tali konu saymak, ülkenin gıda güvenliğini, kırsal istikrarını ve kentleşme kapasitesini tali konu saymak demektir. Ekolojiye karşı kazanılmış görünen her kısa vadeli zafer, orta vadede kamu bütçesine, halk sağlığına ve üretim sistemine daha büyük bir fatura olarak geri döner. Aral bunun laboratuvarıdır. Hem de pahalı, acımasız ve geri dönüşü büyük ölçüde imkânsız bir laboratuvar.
Kuzey Aral’daki kısmi toparlanma bu hikâyenin küçük ama önemli bir bölümüdür. Demek ki doğru müdahale, doğru ölçek ve gerçekçi hedeflerle bazı yaralar sarılabilir. Ancak bu iyimserlik bizi kandırmamalı. Bir sistemi tamamen çökertip sonra küçük bir bölümünü kurtarmak başarı değildir; gecikmiş hasar kontrolüdür. Asıl başarı, gölü kurutmamaktı. Asıl başarı, nehirleri havzanın taşıma kapasitesine göre yönetmekti. Asıl başarı, üretim hedefini ekolojik eşiklerin üstüne koymamaktı.
Türkiye’nin de ihtiyacı olan şey budur: kriz olduktan sonra ağıt yakmak değil, kriz oluşmadan önce su bütçesine dayalı planlama yapmak. Havza bazında ürün deseni yeniden düşünülmeli. Yeraltı suyu çekimi gerçek zamanlı izlenmeli ve siyasi baskıyla esnetilemeyen kotalara bağlanmalı. Ruhsatsız kuyulara göz yuman idari gevşeklik artık “yerel gerçeklik” diye meşrulaştırılmamalı. Su yoğun ürünler, su fakiri havzalarda ekonomik başarı diye pazarlanmamalı. Belediyeler, tarım il müdürlükleri, DSİ, çevre yönetimi, üniversiteler ve üretici birlikleri aynı hidrolojik gerçeklik tablosuna bakmadan karar almamalı.
Ama mesele yalnız teknik değildir. En büyük sorun, zihinsel. Biz hâlâ doğayı dışsal bir dekor, suyu sektörel bir kaynak, gölü de haritada mavi bir alan sanıyoruz. Oysa havza canlı bir bütündür. Göl, nehir, yeraltı suyu, tarla, mera, kent, sanayi, kuş, balık, insan sağlığı ve yerel ekonomi aynı sistemin parçalarıdır. Sistemin bir yerinden hoyratça çektiğiniz su, başka bir yerinde obruk, tuz fırtınası, kuruyan sazlık, yoksullaşan köy veya artan gıda maliyeti olarak geri döner.
Aral Gölü’nün bize söylediği şey basit ama rahatsız edici: Doğa her zaman intikam almaz; bazen sadece muhasebeyi kapatır. Deftere yazmadığınız maliyetleri, zamanı geldiğinde size toplu halde gönderir.
Bu yüzden Aral’a bakarken “ne kadar büyük felaket” deyip geçemeyiz. Sorulması gereken soru şudur: Biz hangi Aral’ı hazırlıyoruz? Konya’da mı? Burdur’da mı? Tuz Gölü çevresinde mi? Büyük Menderes’te mi? Gediz’de mi? Ergene’de mi? Belki hepsinde, farklı hızlarda, farklı biçimlerde.
Bir ülkenin olgunluğu, felaketlerden sonra ağlama kapasitesiyle değil, felaketleri doğuran karar biçimlerini değiştirme cesaretiyle ölçülür. Aral Gölü artık coğrafya atlaslarında küçülen bir su kütlesi değildir. O, planlamanın ahlaki sınavıdır.
Ve bu sınavın cevabı çok açıktır. Suyu yalnızca ekonomik girdi sayarsan, havzayı sonunda muhasebe dışı bir cesede çevirirsin.
(Sonhaber Gazetesi'nden alıntıdır.)