Kitapçıya gidiyordum.
Kitapçının sokağına döneceğim sırada biri omzuma dokundu.
“Birader, nereye böyle?”
Benden en az on yaş büyük.
Biraderi falan da değilim.
Eski bir tanıdık.
Ağız alışkanlığı belki.
Belki alçakgönüllülük.
Büyüklenmez öyle.
Konuşurken “birader,” der hep.
“Kitapçıya,” dedim. “Bir iki kitap bakacağım.”
“Bırak yahu kitabı falan!” dedi. “Kitap devri mi kaldı!”
Koluma girdi.
“Şurada bir berber var, tıraş olacağım,” dedi. “Çok hesaplı. Sen de tıraş ol. Sonra da Belediye parkında çay içeriz.”
Yokmok dediysem de…
Sürükler gibi…
“Eee, yazı falan mı yazıyordun sen bir yerde?” dedi yürürken.
Hayret!
Şaşırdım!
“Yazılarını okuyorum,” demedi.
Genelde öyle derler.
Yazmasam da…
Bekir Coşkun, bir tanıdığına,
“Pako’nun yazılarını okuyor musun?” diye sormuş.
“Seninkileri de onunkileri de okuyorum,” demiş tanıdığı.
Sonra da,
“Ermeni miydi o?” diye sormuş.
Pako, Bekir Coşkun’un köpeğinin adı.
Ara sıra Pako üstüne yazılar yazardı.
***
O sokak bu sokak derken berbere vardık.
Ara sokaklarda, caminin yanı başında küçük bir dükkan.
İki berber koltuğu var.
İki koltukta iki yaşlı adam çalışıyor.
Gözlerinde, burunlarının ucuna indirilmiş gözlük.
İşportacı tezgahlarında satılan sahte gözlüklerden.
Birinin eli titriyor.
Kulağı da az duyuyor.
Koltuktaki müşteri bir şey söylediğinde makası bırakıp elini kulağına götürüyor.
Diğerinin gözü hafif şaşı.
Şehla bakıyor.
İçeri dolu ama.
Beş altı kişi var sıra bekleyen.
Hepsi yaşlı insanlar.
Düşkün, kıt kanaat geçinen…
Belki otelde, bekar evlerinde kalan…
İçeri girip girmemekte tereddüt ettim.
Her yer pislik içinde.
Bizimki kolumdan çekti.
“Gel otur,” dedi.
Kulağıma fısıldadı,
“Sen de tıraş ol. Çok ucuza tıraş ediyorlar.”
“Yok, gerekmez, başka zaman,” dedim. “Ben şu kitapçıya bir gideyim,” deyip çıktım.
***
Ne yapsın, dedim, kendi kendime.
Eline geçen üç kuruş emekli maaşı.
“Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” mı demişti Mahsuni Şerif?
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana.
Ayda bir gittiği berberin de en hesaplısına gitmek zorunda.