Bu parça, yazdıklarımızın en rahatsız edici kısımlarından biri. Çünkü burada afet anlatısı bile yetmiyor.


Asıl tehlikenin alışma olduğu gösteriliyor. Ton bilinçli olarak düzleşiyor; dramatize etmiyorum. Çünkü dramatizasyon da bir kaçış biçimi.
……………………….
İnsan, afetle baş edebilir.
Şaşırır…
Korkar...
Tepki verir...
Ama insanın asıl zorlandığı şey, afetin sıradanlaşmasıdır. Bir şey tekrar ettiğinde, olağanlaşır. Olağanlaşan şey, artık tehdit değildir. Sadece arka plan olur.
Bugün yaşadığımız birçok sorun, ilk ortaya çıktığında şok etkisi yarattı. Sonra ne oldu?
Alıştık…
Sıcaklık rekorlarına alıştık...
Kuraklığa alıştık...
Yangın görüntülerine alıştık...
Bu alışma, dayanıklılık değildir. Bu, duyusal bir kapanmadır. Normalleşme, insanın en tehlikeli adaptasyon biçimidir. Çünkü adaptasyon, her zaman iyileşme anlamına gelmez. Bazen sadece daha az hissetmek anlamına gelir. Ve daha az hisseden bir zihin, daha az soru sorar. Afet anlatıları, ilk başta uyarıcıdır. Ama sürekli tekrarlandığında, etkisini yitirir. Bir noktadan sonra, afet bile gürültüye dönüşür.
Bu noktada insan, iki yoldan birini seçer. Ya tamamen kopar. Ya da her şeyi kaderle açıklar. Her iki yol da, düşünmeyi askıya alır. “Zaten kötüye gidiyor” cümlesi, çok yaygındır. Bu cümle, bir tespit gibi görünür. Ama çoğu zaman, pasif bir kabulleniştir.
Kötüye giden bir şey için bir şey yapmaya gerek yokmuş gibi hissettirir. Çünkü gidişat, kaçınılmazmış gibi sunulur. Eşik düşüncesi burada devreye girer. Bir sistem, belirli bir noktaya kadar esner. O noktadan sonra, nitelik değiştirir.
Bu eşikler, yavaş yavaş yaklaşır. Ama geçildiği an, geriye dönüş zorlaşır. İnsan, bu eşik fikrini sevmez. Çünkü eşik, “şimdi” sorumluluğu doğurur. Eşik yerine, kriz kelimesini kullanmayı tercih ederiz. Kriz geçicidir. Eşik kalıcıdır.
Kriz yönetilir. Eşik aşılır ya da aşılmaz. Bu fark, rahatsız edicidir. Bu yüzden eşiklerden nadiren bahsederiz. Mevcut düşünme biçimi, eşikleri görünmez kılar. Çünkü eşik, optimizasyonla çözülemez. Biraz daha verimlilik yetmez. Biraz daha teknoloji yetmez. Eşik, yön değişimi gerektirir.
Bu da en zor şeydir.
Normalleşme, eşiklere çarptığımızda bile “bir şey yokmuş gibi” devam etmemizi sağlar. Örneğin bir sel olur. Sonra bir tane daha. “Artık yeni normal bu” denir. Bu cümle, tehlikelidir. Çünkü “yeni normal”, sorgulamayı durdurur. Burada sert bir şey söylemek zorundayım: Asıl afet, büyük yıkımlar değildir. Asıl afet, büyük yıkımların zihinsel olarak sindirilmesidir. Bu sindirim, düşünme biçimini felç eder.
Buraya kadar; “afetin değil, afetin alışkanlığa dönüşmesinin neden daha tehlikeli olduğunu” gösterdik. Şimdi, neden artık “umut” dili yetmiyor, neden çözüm anlatılarının çoğu boş geliyor ve bu kitabın neden bilinçli olarak umut satmadığı konularına geleceğim…
………………………..
Bu bölüm de bilinçli olarak “umut” üretmez; çünkü bu kitabın işi moral vermek değil, yanlış yerde aranan teselliyi sökmek. Zira umut, bugünün en kolay pazarlanan duygusudur.
Konferanslarda satılır.
Raporların sonuna eklenir.
Sunumların kapanış slaytıdır.
“Umutsuz olmayalım.”
“Çözüm var.”
“Birlikte başarabiliriz.”
Bu cümleler, ilk bakışta zararsızdır. Ama çoğu zaman, düşünmeyi erteleyen bir sis üretir. Umut dili, genellikle şu varsayıma dayanır: “Zamanımız var.” Bu varsayım, nadiren sorgulanır. Oysa sorunların büyük bölümü, zaman eksikliğinden değil, yanlış yönde geçirilen zamandan doğar.
Umut, yön değiştirmeden geçen zamanı meşrulaştırır. Çözüm anlatıları da benzer bir işlev görür. “Şu teknoloji.” “Bu politika.” “O düzenleme.” Bu listeler, rahatlatıcıdır. Çünkü karmaşık bir dünyayı, kontrol edilebilir adımlara böler. Ama çoğu çözüm anlatısı, aynı düşünme biçiminin içinden çıkar. Bu yüzden, aynı tür sorunları üretir.
Bu kitap, bilinçli olarak çözüm sunmuyor. Çünkü erken çözüm, yanlış soruların üstünü örter. Önce sorunun nerede başladığını görmek gerekir. Ve bu başlangıç, teknikte değil. Zihniyette. Umut, çoğu zaman bir kaçış biçimidir. Gerçekle yüzleşmek yerine, geleceğe yatırım yapar. Ama geleceğe yapılan her yatırım, bugünkü varsayımlarla şekillenir. Varsayımlar değişmezse, gelecek de değişmez. Sadece daha süslü anlatılır.
Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Bu kitap, “hiçbir şey yapılamaz” demiyor. Ama şunu net söylüyor: Yanlış düşünerek doğru yere varılamaz. Bu, moral bir yargı değil. Mantıksal bir sonuç. Umut, son aşamada anlamlıdır.
Yön değişmişse. Varsayımlar sorgulanmışsa. Merkez yer değiştirmişse. Bunlar olmadan sunulan umut, oyalamadır. Ve oyalama, zamanı en pahalı biçimde harcar. Bu bölüm boyunca; gelecek fikrinin, neden bir kaçış alanına dönüştüğünü gösterdik. Sorunun gelecekte değil, şimdiki düşünme biçiminde olduğunu netleştirdik. Bu netlik, rahatlatıcı değildir. Ama gereklidir.
BÖLÜM VII burada bitiyor. Artık son büyük eşiğe geldik. Bir sonraki bölümde, artık geri dönüp şunu soracağız: Eğer çözüm teknik değilse, ahlaki değilse, politik değilse… Nasıl bir düşünme biçimi gerekir?
Bu bir reçete olmayacak. Bir model hiç olmayacak. Ama bir yön duygusu oluşacak.