Eski bir tanıdık var.
Polis emeklisi.
Eski polislerden.
Disiplinli.
Allah daha uzun ömür versin.
Yaşı seksene dayandı.
Yine de hala, kınından çekilmiş bıçak gibi.
Yaz kış gözünde siyah polis gözlüğü.
Üzerinde siyah takım elbise.
Ağustos sıcağında bile.
Bir keresinde,
“Hiç değilse şu ceketi çıkar, terlemişsin,” dedim.
“Olmaz!” dedi.
“Niye?”
Titreyen eliyle ceketinin önünü açtı.
Belinde kocaman bir silah!
Korktum!
Bir adım gerilemişim o arada.
Omzumdan tutup kendine çekti beni.
“Boş gezmem!” dedi. “Silahsız çıkmam dışarı.”
“Elinden bir kaza çıkmasın!” dedim.
“Çıkmaz çıkmaz!” dedi.
“Ceket ne alaka? Bu sıcakta.”
“Silah gözükmesin diye. Vatandaşa silah göstermek olmaz!”
***
Hayatımda elime silah almadım.
Askerdeyken başka tabii.
Orada da terhis olmaya yakın.
Eğitim amaçlı.
Kurtuluş savaşından kalma bir tüfek verdiler.
İki el ateş ettim.
Üç el ateş edecektim sözde.
Teğmen, kurşunların nereye gittiğini anlayamayınca silahı elimden aldı.
“Bu kadar yeter,” dedi.
Hepsi bu.
Ama biz de boş değiliz.
Boş gezmiyoruz yani.
Bunda gülecek bir şey yok!
Mürüvvet adında entelektüel bir arkadaşım vardı.
Edebiyat meraklısıydı.
Yazması yoktu ama okurdu.
İyi okurdu.
Biz de okuyup yazıyoruz ya.
Arada görüşüp çay kahve içiyorduk.
Merak etmeyin, Sultan’ın haberi vardı.
Eve de gelip gidiyordu.
Edebiyattan, yazarlardan, yazarların çılgınlıklarından konuşuyorduk.
Virginia Woolf’tan…
Virginia Woolf’un sıra dışı yaşamından, intiharından, günlüklerinden…
Kocasının, günlüklerini nasıl sansürlediğinden…
Jean Paul Sartre’dan…
Sartre’la Simone de Beauvoir’in dostluğundan…
Ve daha pek çok şeyden.
O genç yaşımızda.
***
Bir kış gününde kafeden çıkmıştık.
“Ne okuyorsun?” diye sormuştu Mürüvvet.
Pardösümün yakasını açıp iç cebimdeki kitabı göstermiştim.
“Sen ne okuyorsun?” diye sormuştum.
O da pardösüsünün yakasını açıp iç cebindeki kitabı göstermişti.
Görüyorsunuz işte, biz de boş gezmiyoruz.
Kitapsız çıkmıyoruz dışarı.