Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu sene de üzerinde çok duracağımız iki konu var: ekonomi ve adalet.

Pandeminin ardından içinden bir türlü çıkamadığımız ekonomik daralma toplumsal hafızada sessizce birikerek eyleme dönüşecek öfkeyi besliyor. 2026’da bu öfkenin sesini daha çok duyacağız. Duymalıyız ki demokratik yollarla insanca yaşayacak ekonomik şartlarımıza hep birlikte kavuşalım.

Eylem deyince artık aklımıza emekliler geliyor!

Son iki yıldır özellikle kent merkezlerinin göbeğinde eylem yapan, geçinemediklerini her platformda dile getiren emekli yurttaşlarımızın tepkilerine şahit oluyoruz. Bu tepkiler nihayet TBMM’de yankılanıyor. Etkisini ancak ve ancak en düşük emekli maaşının 20 bine ulaşacak olmasıyla görecek olmamız perişan halimizi bir kez daha ortaya koyacak…

*

Emeklilerimiz bir yana; seslerini unuttuğumuz işçi sendikaları da fabrika bahçelerinde yaptıkları eylemlerle gündemin ardında; gerçek hayatın tam ortasındalar…

2025’in Ağustos ayında ülke genelinde ‘grev yapacağız’ diyerek ayaklanan sendikalar, kamu işçisi sözleşme sürecinde sahaya çıktı. Ancak 2026’nın ilk 6 ayı için yüzde 10 zam öngören sözleşmeye imza atılmasıyla bu çıkış kısa sürede sona erdi. Sözleşme dönemine giren sendikaları zaman zaman ‘aktif’ şekilde görsek de baskının ‘ekonomik’ olarak zirve yaptığı dönemlerde artan eylemselliğin sonuca ulaşamadan sönümlendiğine hepimiz şahit olduk.

Hiçbir eylem Türkiye’de sendikacılığın zayıfladığı gerçeğini maalesef ki unutturamıyor. Olağan şartlarda şu an kamuoyunun gözünün kulağının organize sanayi bölgelerindeki fabrikalarda olması gerekir. Asgari ücrete yapılan yüzde 27’lik zam oranı kimseyi tatmin etmedi. Çünkü hepimizin yaşadığı bir gerçeklik var; geçinemiyoruz!

Geçinemeyen topluluklar da sendikal haklarını kullanarak taleplerini haykırır; bizde ise sendikacılık tam tersine dönerek birlikte çıkarılacak gür sesin fabrika bahçelerinde, toplantılarda yankılanmasına dönüştü.

Türkiye’nin birçok şehrinde olduğu gibi son haftalarda Eskişehir’deki işçiler toplu iş sözleşmesindeki uyuşmazlığın işçinin lehine nihayete ermesi için çabalıyor. Türk Metal Sendikası ile Türkiye Metal Sanayicileri (MESS) arasında uyuşmazlıkla tıkanan grup toplu iş sözleşmesi süreci emekçinin hakkını aldığı bir uzlaşma sağlanamaması nedeniyle tepkiye neden oluyor.

Patronlar sendikası MESS üçüncü teklifinde yüzde 18’e çıkarak (!) işçiyi ikna etmeye çalışıyor. Bu ve benzeri zam oranlarında işçi sendikaları, mesaiden önce veya sonra vardiya aralarında kalabalık işçi topluluklarını fabrikaların bahçelerine sıkıştırmak yerine kamuoyunun da gözünün görüp kulağının duyacağı şekilde kent merkezinde bu talepleri haykırmalı.

Geçen yıl ağustos ayında olduğu gibi ne Türk İş Eskişehir İl Temsilcisi Orhan Demir’i ne de konfederasyona bağlı diğer işçi sendikalarının temsilcilerini eylemde işçinin önünde yürüyüp slogan atarken göremiyoruz.

Tarihindeki 20 yıllık durgunluğu yıkan sendikalar, artık sessiz kalma lüksüne sahip değil. Üyelerin hakları yalnızca masada değil, meydanlarda ve kamuoyunun vicdanında savunarak yeniden kazanılabilir. Sendikalar için asıl sınav, emekçinin taleplerini görünür kılmak.

Hakların lütuf değil, örgütlü mücadeleyle alındığını kamuoyuna mal edemeyen hiçbir sendikal direniş kalıcı olamaz!

*

Unutmayalım ki bugün meydanlarda yükselen sesler yalnızca siyasi veya sendikal bir itiraz değil, geçim mücadelesinin kamusal ifadesidir. Çünkü ekonomi sadece yönetim tercihlerinden ibaret değildir; doğrudan yaşamı, onuru ve geleceği belirler.

Eylemler de tam bu noktada, sayılara sığmayan gerçeklerin görünür olduğu alanlara dönüşür. Fabrika bahçelerine sığmak yerine görünür olmak hak almanın ilk adımı... Sendikacılık gizli kapaklı, ekranlara, meydanlara çıkmadan değil, önce işçi arkadaşın telefonunu açarak sonra ise mücadeleyi büyüterek yapılır!