Yeni Parti Eskişehir İl Başkanı Talat Yalaz, CHP İl Başkanlığı döneminde düzenlenen Birlik, Beraberlik ve Dayanışma Gecesi üzerinden gündeme gelen deprem bağışı iddialarına ES TV’de yanıt verdi.
İddia oldukça ciddi.
6 Şubat depremlerinin ardından düzenlenen gecede depremzedeler için bağış toplandığı, ancak bu paranın depremzedelere ulaştırılmadığı öne sürüldü.
Talat Yalaz ise bu iddiaları kabul etmiyor.
Yalaz, gecenin başından itibaren organizasyonun depremzedeler için yardım toplama amacıyla düzenlenmediğini belirtiyor.
Kendi anlatımına göre gece sırasında, elde edilecek gelirin yeterli olması halinde bir bölümünün depremzedelere bağışlanabileceğini söyledi.
Yalaz’ın açıklamasında özellikle üzerinde durduğu nokta ise hesap hareketleri.
Hesaplara giren ve çıkan paraların belli olduğunu, harcamaların kayıt altında bulunduğunu ve kalan paranın da ne kadar olduğunun görülebileceğini ifade ediyor.
Tartışmanın en dikkat çeken noktalarından biri ise kamuoyuna yansıyan 100 bin liralık dekont.
Yalaz, bu dekontun dayanışma gecesinden elde edilen gelirle ilgili olmadığını savunuyor.
Söz konusu dekontun 7 Mayıs 2026 tarihinde, yani geceden yaklaşık üç ay sonra, İl Başkan Yardımcısı Atalay Uçar tarafından yapılan farklı bir bağışa ait olduğunu söylüyor.
Yalaz’ın mesajı açık:
“Belgeler ortada. Hesaplar incelensin.”
Hatta savcılığa gerekli belgelerin sunulması halinde gidip açıklama yapabileceklerini de ifade ediyor.
Burada artık siyasetin yapması gereken tartışmayı büyütmek değil, belgeleri ortaya koymak.
Eğer ortada usulsüzlük varsa bunun hesabı sorulmalı.
Yoksa da insanların siyasi tartışmalar üzerinden zan altında bırakılmasının önüne geçilmeli.
Çünkü depremzedeler üzerinden yapılan her tartışma, diğer siyasi polemiklerden çok daha hassas.
6 Şubat depremlerinin acısını hep birlikte yaşadık.
Bu nedenle depremzedelerin adının siyasi hesaplaşmalara malzeme edilmemesi gerekiyor.
Belge varsa ortaya konulsun.
İddia varsa ispatlansın.
Gerçek neyse kamuoyu onu bilsin.
CEMAATLERİN MAL VARLIĞI TARTIŞMASI
Cemaatler…
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Alihan Kuriş soruşturması kapsamında aile üyelerine ait tapu kayıtlarının incelenmesiyle ilgili basına yansıyan bilgiler dikkat çekici.
Soruşturma kapsamında İstanbul, Sakarya, İzmir, Antalya ve Bolu başta olmak üzere çok sayıda taşınmaz bulunduğu belirtiliyor.
En dikkat çekici iddialardan biri ise İzmir’in Dikili ilçesinde, “Ege’nin Maldivleri” olarak bilinen Kalem Adası’nın 258 dönümlük bölümünün Alihan Kuriş’in annesi Ayşe Gülderen Kuriş adına kayıtlı olduğu yönünde.
Basına yansıyan bilgilere göre Kuriş ailesinin üzerinde toplam 191 taşınmaz bulunduğu, Kalem Adası’ndaki mülkler için yaklaşık 45 milyon dolar ödendiği ileri sürülüyor.
Soruşturma kapsamında Alihan Kuriş’in evinde yapılan aramada da çelik kasa bulunduğu, kasada milyonlarca lira değerinde altın ve ziynet eşyasının yanı sıra 3 milyon dolar değerinde çek ele geçirildiği bildiriliyor.
Burada çok önemli bir noktayı tekrar etmek gerekiyor:
Bunlar soruşturma kapsamında ortaya atılan ve basına yansıyan bilgiler.
Soruşturma konusu olmak, suçun kesinleştiği anlamına gelmez.
Bunun kararını mahkemeler verir.
Ancak ortaya çıkan tablo başka bir soruyu sormamızı gerektiriyor.
Türkiye, geçmişte cemaat yapılanmalarının devlet içerisinde nasıl bir güç oluşturabildiğini çok ağır bedeller ödeyerek gördü.
15 Temmuz bunun en açık örneğiydi.
Bu nedenle mesele yalnızca bir cemaatin ya da bir dini yapılanmanın mal varlığı değil.
Asıl mesele şu:
Bu yapıların ekonomik gücü nasıl oluşuyor?
Toplanan paralar nasıl kullanılıyor?
Milyonlarca liralık, milyonlarca dolarlık varlıkların kaynağı nedir?
Bu yapılar hangi kurumlarla, hangi kişilerle, hangi yöntemlerle ilişki kuruyor?
Ve devlet bunları ne kadar denetleyebiliyor?
Bence artık Türkiye’nin bu konuda daha net bir çizgiye ihtiyacı var.
Kimsenin inancına müdahale edilmemeli.
Kimsenin dini tercihleri sorgulanmamalı.
Ancak hangi görüşten, hangi inançtan veya hangi yapıdan olursa olsun, devlet içerisinde denetimsiz bir güç alanı oluşmasına da izin verilmemeli.
Çünkü devletin içerisinde devlet olmaz.
Hukukun üzerinde hiçbir yapı olamaz.
Ve hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir siyasi oluşum kendisini hesap vermekten muaf göremez.
Cemaatlerin bu ülkeye bir kez daha zarar vermesine izin vermemeliyiz.
Bunun yolu da şeffaflık, denetim ve hukukun üstünlüğünü sağlamaktan geçiyor.
(SONHABER GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)