Eskişehir siyasetinin son yıllardaki en dikkat çekici kırılmalarından biri hiç şüphesiz Kazım Kurt’un CHP’den ayrılarak Yeni Parti saflarına katılması oldu.

Yıllardır CHP'nin en önemli isimlerinden biri olarak görülen Kurt'un, göğsünde yeni parti rozetiyle ilk kez yaptığı kapsamlı değerlendirmeler de doğal olarak kent siyaseti için dikkat çekiciydi.

Röportajımız boyunca dikkatimi çeken nokta, yalnızca parti değişikliği değildi elbette, asıl dikkat çeken, iddia seviyesiydi.

“Eskişehir’de birinci parti olacağız”, “Üç hatta dört milletvekili çıkarabiliriz”, “CHP baraj sorunu yaşayacaktır”...

Oldukça iddialı ve kendinden emin cümleler...

Bu sözlerin sandıkta nasıl bir karşılık bulacağını zaman gösterecek.

Yeni Parti'nin gerçekten nasıl bir karşılık göreceğini bugünden söylemek mümkün değil.

Ama şurası kesin...

Kazım Kurt artık yalnızca belediye hizmetleriyle değil, cesur adımları ile Eskişehir siyasetinin geleceğini şekillendirecek yeni bir denklemin de en önemli aktörlerinden biri olacak.

Önümüzdeki süreçte gözler sadece vekillerin ya da belediyelerin dağılımında değil, cesur ve temkinli siyasilerin de geldikleri noktayı karşılaştırıyor olacak.

RESTORAN DEĞİL, SİMİT HESABI

Başarılı muhabir arkadaşımız Sümeyra Balcı Dizman'ın yaptığı sokak röportajını izlerken en çok aklımda kalan cümle şu oldu:

“Evden tok çıkıyoruz, dışarıda acıkırsak simitle karnımızı doyuruyoruz.”

Belki de onlarca ekonomik verinin anlatamadığını tek cümle özetledi.

Eskiden dışarıda yemek yemek insanların sosyalleşme biçimlerinden biriydi.

Ailece gidilen lokantalar, dostlarla içilen çaylar, hafta sonu yenilen yemekler...

Bugün ise birçok aile için bunlar lüks kategorisine girmiş durumda.

Röportajdaki vatandaşların siyasi görüşleri farklı olabilir.

Yaşları farklı olabilir.

Gelirleri farklı olabilir.

Ama ortak noktaları aynıydı:

“Dışarıda yemek yemek artık eskisi kadar kolay değil.”

Ekonomiyi bazen rakamlar değil, insanların günlük hayatındaki küçük değişiklikler anlatır.

Belki de bugün Türkiye'nin ekonomik fotoğrafını anlatan en güçlü karelerden biri, restoranda boş masalar; diğeri ise elinde simitle yürüyen insanlar...

ESKİDEN DAHA KOLAYDI

2008 yılında televizyonculuğa başladığım günleri dün gibi hatırlıyorum.

Henüz sosyal medya bugünkü kadar hayatın merkezinde değildi.

Ne onlarca haber sayfası vardı...

Ne YouTube yayıncılığı...

Ne de herkesin cebinde canlı yayın yapabilecek bir telefon...

Sokak röportajı yaptığımızda ilginç bir manzarayla karşılaşırdık.

Bir vatandaş konuşurken etrafına onlarca kişi toplanırdı.

Röportaj bitince de "Sıra bana gelsin." diye bekleyen insanlar olurdu.

Bazen gerçekten kuyruk oluşurdu.

Geçtiğimiz gün sevgili Sümeyra Balcı Dizman sokak röportajı hazırlarken bir süre yanında bulundum.

Manzara artık tam tersiydi.

20 kişiyle konuşabilmek için yaklaşık 100 kişiye mikrofon uzatmanız gerekiyor.

Çünkü insanların ilk cümlesi artık çoğunlukla şu oluyor:

“Ben konuşmayayım, başımız ağrımasın.”

Bu değişimin birçok nedeni var.

Bir kısmı sosyal medyada yapılan linç kültürü...

Bir kısmı kesilip biçilen videolar...

Bir kısmı da insanların yanlış anlaşılma korkusu...

Bugün herhangi bir cümleniz, bağlamından koparılarak milyonlarca kişiye ulaşabiliyor.

Kim ister ki?

İşin sevindirici tarafı ise şu...

ES TV mikrofonunu gören birçok kişinin fikri değişiyor.

Çünkü Eskişehirliler bu şehrin televizyonunu tanıyor.

Söylediğinin çarpıtılmayacağını, kötü niyetli bir kurguya malzeme olmayacağını biliyor.

Güven...

Gazetecilikte yıllar geçse de en değerli sermaye halen o.

ŞAMPİYONLUK İÇİN MAZERET YOK

Eskişehirspor Teknik Direktörü Hakan Şapcı'nın ES TV’ye açıklamalarında en çok hoşuma giden bölüm ne transferdi ne kamp programı...

Tek cümleydi.

"Sabır istemiyorum."

Aslında bu söz, her şeyin özeti gibiydi.

Çünkü Eskişehirspor artık yeniden yapılanma mesajlarını geride bırakmak zorunda.

Bu şehir yıllardır "önümüzdeki yıl" cümlesini dinledi.

Artık beklenti başka.

Hakan Şapcı da bunun farkında.

"İlk hafta hazır olacağız."

"Şampiyon olmak zorundayız."

"Bahanemiz yok."

Taraftarın da duymak istediği tam olarak bu.

Elbette futbolda garanti yoktur.

Ama hedefi yüksek koymadan başarı da gelmez.

Şimdi sıra sözü sahada tutmakta.

KISSADAN HİSSE

Elbette fark etmiş olmalısınız;
Yakın Türkiye, Osmanlı, Selçuklu, İslamiyet öncesi Türk tarihini ve dünya siyasi tarihini pek severim…

Bugün de size Patrice Lumumba’yı hatırlatayım istedim.

1960 yılı...

Afrika'da sömürge düzeni birer birer çökerken, Belçika'nın uzun yıllar sömürgesi olan Kongo da bağımsızlığını ilan eder. Ülkenin halkın oyuyla seçilen ilk başbakanı ise henüz 35 yaşındaki Patrice Lumumba olur.

Lumumba'nın hayali, Kongo'nun yer altı zenginliklerinin yabancı güçler yerine kendi halkının yararına kullanıldığı, tam bağımsız bir ülke oluşturmaktır.

Ancak bu hedef, hem eski sömürgeci Belçika'nın hem de Soğuk Savaş'ın en sert dönemini yaşayan dünyanın büyük güçlerinin çıkarlarıyla örtüşmüyordur.

Bağımsızlıktan yalnızca birkaç ay sonra ülkede darbe yaşanır. Lumumba görevden uzaklaştırılıp, tutuklanır ve 17 Ocak 1961'de acımasızca öldürülür.

Asıl ürkütücü olan ise bundan sonrasında yaşanır.

Yıllar sonra ortaya çıkan resmi belgeler ve soruşturmalar, CIA'nın Lumumba'ya yönelik suikast planları hazırladığını, Belçikalı yetkililerin ise öldürüldükten sonra cesedinin tamamen ortadan kaldırılmasına karıştığını ortaya koyar.
Cesedi parçalanır, asitle eritilir ve geriye neredeyse hiçbir iz bırakılmaz.

Amaç yalnızca bir başbakanı öldürmek değildir.

Onun hatırasını da tarihten silmektir.

Fakat tarih bazen hesapları bozar.

Bugün Patrice Lumumba'nın adı halen bağımsızlık mücadelesiyle anılırken, onu susturmaya çalışanların yöntemleri ibretlik örnekler arasında gösteriliyor.

Demek ki insanları susturabilirsiniz.

Makamlarını ellerinden alabilirsiniz.

Hatta bedenlerini bile yok edebilirsiniz.

Ama fikirleri ve bıraktıkları iz, çoğu zaman bütün bunlardan daha uzun ömürlü olur.

Tarih bazen geç yazar.

Ama unutmaz…