Bazı geceler vardır, şehir uyumaz. O gece de öyleydi.
TEI'de yangın çıktığı haberi düştüğü anda Eskişehir'in kalbi bir anda hızlandı. Telefonlar susmadı, mesajlar peş peşe geldi, herkes aynı soruyu soruyordu: "Ne oluyor?"
Biz de doğal olarak kendimizi olay yerine atmak istedik.
Ama işin ilginç tarafı, o an haber peşinde değildim.
Kızımı parka götürmüştüm. Üzerimde haber takibine uygun kıyafetler değil, eşofman vardı. Arabam da şehir merkezindeki otoparkta kalmıştı. Kısacası, yıllardır haber peşinde koşan biri olarak ilk kez bir sıcak gelişmeye ulaşmak için elim kolum bağlı kalmıştı.
Tam o sırada parkta ailece oturan bir grup dikkatimi çekti. Yanlarında bir motosiklet vardı.
Hiç tanımadığım bir gencin yanına gidip durumu anlattım.
"TEI'de yangın var. Acilen gitmem gerekiyor. Beni bırakabilir misin?" dedim.
Hiç düşünmedi.
"Tabii abi, atla." dedi.
İşte bazen gazetecilik böyle bir meslek.
Sadece zamana karşı yarışıyorsunuz.

Adının Mehmet Ali olduğunu öğrendiğim o genç arkadaşım, beni motosikletine aldı.
Çevre yolunda ilerlerken ilk görüntüleri de motosikletin arkasından çekmeye başladım. O görüntüler, yangının ilk anlarına ait elimizdeki en erken görüntülerden biri oldu.
Birkaç dakika sonra TEI'nin girişindeydik.
Elbette içeriyi göremiyorduk.
Ama içeride yaşananların büyüklüğünü anlamak için duvarların arkasını görmeye gerek de yoktu.
İki, üç dakikada bir içeri giren yangın söndürme araçları…
Ardı arkası kesilmeyen siren sesleri…
Eskişehir'in yanı sıra Bilecik'ten, Kütahya'dan, Bursa'dan gelen destek ekipleri…
TOMA'nın bile söndürme çalışmalarına destek vermesi…
Bütün bunlar, yaşanan olayın ne kadar ciddi olduğunu gösteriyordu.
Saatler ilerledikçe biz de ES TV ekranlarından gelişmeleri canlı yayınlarla aktarmaya devam ettik.
Çünkü TEI sıradan bir fabrika değil.
Eskişehir'in gururu…
Türkiye'nin göz bebeği…
Savunma sanayimizin en kritik kurumlarından biri.
Böylesine önemli bir tesiste yaşanan gelişmeleri anbean aktarmak da bizim sorumluluğumuzdu.
O uzun gecenin sonunda bir kez daha şunu gördüm.
Gazetecilik bazen kamerayı omzuna alıp saatlerce beklemektir.
Bazen aç kalmaktır.
Bazen uykusuz kalmaktır.
Bazen de hiç tanımadığın bir insanın motosikletine binip haber peşinden gitmektir.
Bu vesileyle bana hiç tereddüt etmeden yardımcı olan Mehmet Ali kardeşime de bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.
Belki yaptığı şeyi çok büyük görmedi.
Ama o birkaç dakikalık yolculuk sayesinde biz, Eskişehir'in en önemli gelişmelerinden birini ilk anlarından itibaren takip edebildik.
İnsan bazen en zor anlarda, hiç tanımadığı insanların iyiliğiyle yol alıyor.
AMAN DİKKAT
Aslında birkaç gün önce yine bu köşede "Aman dikkat..." diye seslenmiştim.
Özellikle yangınlara karşı daha dikkatli olunması gerektiğini yazmıştım.
Aradan daha kaç gün geçti ki...
Bu kez Seyitgazi'deki yangın...
Ardından TEI...
Sonrasında şehirde çıkan irili ufaklı yangınlar...
Sanki yaz mevsimiyle birlikte alevler de peşimizi bırakmıyor.
Bu süreçte birçok yangın bölgesinde saatler geçirdim.
Dikkatimi çeken ortak bir manzara vardı.
İtfaiyeciler...
Gerçekten tarif etmesi zor bir mücadele veriyorlar.
Biz olay yerine gidiyoruz.
Kameramızı kuruyoruz.
Canlı yayınımızı yapıyoruz.
Belki birkaç saat sonra dönüyoruz.
Ama onlar ateşin tam içine giriyor.
Yoğun dumanın içine giriyor.
Alevlerin birkaç metre ötesinde çalışıyor.
40 derece sıcağın üzerine, yangının yüzlerce derecelik sıcaklığı ekleniyor.
Üzerlerindeki ağır koruyucu kıyafetlerle dakikalarca, bazen saatlerce mücadele ediyorlar.
Su bitiyor, hortum değişiyor, nefes tükeniyor ama onlar durmuyor.
Çünkü durdukları anda bir ev, bir fabrika, bir orman ya da belki de bir insan hayatı kaybedilebiliyor.
Her meslek fedakarlık ister.
Ama itfaiyecilik...
Gerçekten bambaşka bir fedakarlık.
Yangın söndüğünde çoğu zaman alkış da almıyorlar.
Kameraların önüne de geçmiyorlar.
Sessizce ekip araçlarına binip bir sonraki ihbara hazırlanıyorlar.
Belki de bu yüzden hak ettikleri teşekkürü en az alan mesleklerden biri onlar.
Bu vesileyle, sadece TEI'de değil, Seyitgazi'de, kırsalda, mahalle aralarında, fabrikalarda ve şehrimizin dört bir yanında alevlerle mücadele eden tüm itfaiye personeline kolaylıklar diliyorum.
Kıssadan Hisse

Kazım Karabekir Paşa'nın cenazesinde tabutunun üzerine serilen bayrağı gören bazı vatandaşlar, "Koskoca Paşa'ya yeni bir bayrak bulunamadı mı?" diye sitem eder.
Çünkü bayrak eskimiş, solmuş, yıpranmıştır.
Oysa kimsenin bilmediği bir gerçek vardır...
O bayrak, sıradan bir Türk bayrağı değildir.
30 Ekim 1920'de Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusunun Kars'ı kurtarmasının ardından, Ermeni işgalinden alınan Kars Kalesi'ne ilk kez çekilen atlas Türk bayrağıdır. Paşa, o tarihi bayrağı ömrü boyunca evinde muhafaza etmiş ve vasiyetinde, vefat ettiğinde tabutunun üzerine işte o bayrağın örtülmesini istemiştir. Vasiyeti aynen yerine getirilmiş, 1948'deki resmi cenaze töreninde tabutu, yıllar önce Kars Kalesi'nde dalgalanan o bayrakla sarılmıştır.
İnsanlar eski bir kumaş gördü.
O ise ömrünün en büyük zaferini...
Kumaşın eskiliğine bakanlar, onun taşıdığı hatırayı göremedi.
Çünkü bazı emanetlerin değeri, parlaklığında değil; uğruna verilen mücadelede saklıdır.