İsveçli yönetmen Ingmar Bergman'ın 1957 yılında çektiği film. Yaşlı bir profesörün ölümle ve kendisiyle olan hesaplaşmasını rüyalar üzerinden anlatır. Kafkavari rüya sahneleri ile dolu film, yüzyılın belki de en etkileyici yapıtları arasında yer alıyor.

Başkaları için söz konusu olduğunda bilimsel verilerle açıklanabilen ölüm, yüzleşildiğinde ürperti ve korku ile karşılanır. Ingmar Bergman'ın 1957 tarihli filmiYaban Çilekleri (Smultronstallet), filmin başkarakteri Profesör Isak'ın yaşlılık psikolojisiyle ölümle yüzleşmesini ve artık onarılamayacak yalnızlığının hikayesini konu edinir. Maruz kalındığında bir erdeme de dönüşebilecek yalnızlık, Yaban Çilekleri'nde olduğu gibi seçilmiş bir yaşam biçimi olarak sürdürüldüğünde bir yıkım ile sonuçlanabilir. Yaşlı Profesör Isak'ı, kariyerinin sonuna geldiğinde ölüme karşılık gelen ürpertili ve korkulu bir tünel beklemektedir. Hayatı boyunca içinde yürürken ördüğü fakat farkına varamadığı bu karanlık tünelin tuğlalarının toplamı yalnızlıktan başka bir şey değildir.

Ben Bir Başkasıdır…

Film Isak'ın bir rüyasıyla başlar. Isak, eski-dökük binalarla çevrili bir sokakta yürümektedir. Sessizliğin hüküm sürdüğü sokakta ansızın bir saat görür, bu saatin akrep ve yelkovanı yoktur. Zaman durmuştur. Isak fötr şapkalı ve pardösülü bir adam görür. Isak'ın kendine doğru çevirdiği adam birden yere düşer ve aniden vücudundan kaldırım taşlarına doğru kan boşalmaya başlar. Sokakta bir atlı cenaze arabası beliriverir. Sokak lambasının direğine çarpan arabadan tabut yere düşer ve kapağı açılır. Dışarıya doğru bir el uzanır ve Isak'ı içeriye doğru çekmeye başlar. Bu elin sahibi Isak'ın ta kendisidir. Bireyin iç dünyasını yansıtmanın en iyi araçlarından olan rüyaları ve anıları kullanan Bergman, böylelikle özgün bir anlatım dili oluşturmuştur. Akrepsiz ve yelkovansız bir saatin yarattığı imge ve bu imgenin karşısında duyulan korku, ölümdür. Isak durmuş bir zamanın gölgesinde kendi ölümüyle yüzleşir. Yalnız bir sokak, sürücüsüz bir cenaze arabası… Zamanı durmuş saatle koşutluk oluşturan kalp seslerinin yerini alan tik-taklar cenaze arabasını çeken atların ayak sesleridir ve Isak'a yaklaşmaktadır. Yaşlı profesör Isak tabuta eğildiğinde kendi cesediyle karşılaşır. Sahne Kafkaesk bir uslupla ölümün içinden Isak'ın korkusuna bir bakıştır. Bergman bu sahne ile muhteşem bir ölüm anlatısı ortaya koymuştur.

Tanrı-Din İlişkisi Bağlamında Modern Bireyin Yalnızlığı

Yolculuk sırasında Isak ve gelini, Isak'ın gençliğinin geçtiği yazlık eve uğrarlar. Evin bahçesinde yaban çilekleri ekilidir. Isak'ın hatıralarının canlanmasıyla ilk aşkı Sara yaban çilekleri toplarken ekranda görülür. Isak'a rağmen Sara ve Isak'ın abisi Zigfirit arasında yakınlaşma başlar. Sara Isak'ı ideal bir eş olarak görmekle birlikte Sigfrid'yi daha eğlenceli ve aktif bulduğunu söyler ve tercihini Sigfrid'ten yana kullanır. Bu anımsamalardan sonra Isak ve Marianne arabalarına aldıkları bir grup gençle birlikte yollarına devam ederler. Ancak gençler arasındaki ilişki Isak'ın geçmişine ve iç dünyasına ayna tutar. Yine adı Sara olan gruptaki kız, Anders'i sevmesine rağmen onun ileride rahip olacağını düşündüğünden daha eğlenceli bulduğu Victor ile gelecek kurmayı tasarlamaktadır. Isak'ın gençlikteki arkadaşı Sara ile otomobildeki Sara'nın tanrı-din ilişkilerine bakışları ve eş tercihleri yabancılaşmanın katmanlarından biri olarak görülebilir. Her ikisi de tanrıya inanmanın ne kadar gerekli olduğunu sorgulamaktadır.

Isak'a eşlik eden Marianne, Isak'ın tek çocuğu olan Evald ile evlidir. Marianne bu yolculuğun getirdiği yakınlaşmadan sonra profesöre Evald ile arasındaki önemli sorunu dile getirir. Bebek beklemektedir, fakat Evald bu dünyada bir canlının sorumluluğunu taşıyamayacağını düşünerek bu bebeği istememektedir. Marianne ise ne kocasından ne de bebeğinden vazgeçmek zorunda kalmadan yaşamını sürdürmek niyetindedir. Hikayede parçalanmışlığa karşıt bütünü temsil eden Marianne'dir. Çevresindeki 'soğuk'luğu dile getiren, hayatın akışı karşısında sancı çeken Marianne sonuçta yalnızdır. Marianne'nin yalnızlığı kendi tercihi değil, boğuştuğu hayatın maruz bıraktığı türden bir yalnızlıktır.

Yaban Çilekleri, modern toplum dokusunun bütününe değinmeden, onun yapı taşları olan bireylerin ortak davranış ve düşünme biçimlerini, çıkmazlarını büyüteç altına alarak bütüne dair akıl yürütmelere açık bir yapımdır. Bergman, modernleşme sürecini 50'lerde tamamlayan Batı tipi insanın yalnızlık, ölüm, tanrı ve aile ilişkileri bağlamında sorunlarını beyazperdeye yansıtmıştır. Profesör Isak Borg örneğindeki modern insanın yalnızlığı, toplum tarafından inşa edilmiş değil, kendi kendini yalnızlaştırma şeklinde tezahür etmiştir. Bu kendi kendini yalnızlaştırma/yabancılaştırmanın modern kültürdeki katmanlarından biri bilim ve kariyer tutkusudur. Bir sahnede Isak'ın bahçede karısı Karin ve aşığının samimi hareketlerine tanıklığı, hayatın yerine bilimin saygınlığını ve kutsallığını öncelemenin getirdiği ahlaki çöküşü ifade etmektedir. Ayrıca Evald örneğinde de görüldüğü gibi tek yönlü bir tutkuyla kuşatılan insan, hayata karşı soğuk ve acımasızdır.

Yaban Çilekleri, modern Batı kültürünün kendi içine tuttuğu bir aynadır. Romantizmini kaybetmiş bir idealizmin yarattığı çatışma öncelikle bireyde ortaya çıkmaktadır. Isak'ın yaşlılığı ya da jübile töreni camın arka yüzünün yeniden sırlanmasıdır.

Yedinci Mühür (1957) ÖLÜMLE SATRANÇ OYNAMAK…

Yedinci Mühür (İsveççe: Det sjunde inseglet), Ingmar Bergman'ın yönettiği 1957 yapımı İsveç filmi. 1957 Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü kazanmıştır.

Konusu

Orta Çağ'da savaştan bıkmış bir Şövalye, yanında bayraktarı ile Haçlı Seferleri'nden evine döner. Vebanın yol açtığı tahribatı görünce, böylesi bir ızdıraba neden olan Tanrı'dan kuşkulanmaya başlar. Çok geçmeden ölüm onu da ziyaret eder; ancak Şövalye kaderine boyun eğeceğine Ölüm'e meydan okuyarak bir satranç oyununa davet eder. Kaybederse canından olmaya razıdır.

Buna koşut bir öyküde ise, genç, masum ve iyimser bir çift bebekleri ile birlikte küçük bir akrobat grubu ile köy köy dolaşırlar. Yolculukları sırasında, bağnaz dinciler kırbaçlama törenleri düzenler ve Tanrı'nın emirlerini yerine getirmeye kendini memur etmiş umarsız kişiler şeytanın esiri köylüleri yakarken, hastalığa uğramış köylerdeki insanların korku içinde yaşadıklarını görürler. Acı çeken Şövalye bu çiftle karşılaştığı zaman, onların birbiri ile olan aşkıyla rahatlarken, meşum rakibi Ölüm, hepsinin kaderini tayin edecek olan son hamleyi yapmayı bekleyerek, uysal uysal bir kenarda oturmaktadır.

Bergman'ın, Tanrı'nın gövdesiyle bulutlanan bir dünyada insanın yaşamı üzerine varoluşçu eserlerinin ilki olan Yedinci Mühür, yönetmenin çocukluğunun etkisi altında geçirdiği ideallerin baskısını hissettiği bir dönemde yapılmıştı.

Bir rahip oğlu olan Bergman, tıpkı Şövalye gibi, modern dünya topyekün savaşları ve nükleer psikozu ile dini bir bakışı yalanlıyor görünse de, inancın sorunlarından kendini kurtaramıyordu. Seyrek, stilize tematik diyaloğu, ağırbaşlı ses efektleri ve vakur, melankolik müziğiyle Yedinci Mühür, dinsel deneyimin hem daha hafif hem de daha karanlık yanlarının nüfuz ettiği, belki biraz saplantılı, ama yine de çarpıcı bir film olarak varlığını günümüzde de sürdürüyor.

'Yedinci Mühür, serbestçe kullanılmış ortaçağ malzemeleriyle sunulan modern bir şiirdir. Filmimde Şövalye, bugünün askerinin savaştan dönmesi gibi, Haçlı Seferi'nden dönüyor. Orta Çağda insanlar vebadan ölesiye korkarlardı. Bugün de atom bombası korkusuyla yaşıyorlar. Film, teması hayli basit bir alegoridir: İnsan, onun ebedi Tanrı arayışı ve tek mutlaklık olarak ölüm.