Eskişehir Sanayi Odası’nın açıkladığı “Vizyon 2030” bana göre şehrin geleceği açısından dikkate alınması gereken önemli bir yol haritası.
Çünkü Eskişehir’in sanayi geçmişi zaten güçlü. Bir asrı aşan üretim kültürü, yetişmiş insan kaynağı, havacılık ve raylı sistemler başta olmak üzere sahip olduğu önemli sektörler, Organize Sanayi Bölgesi ve yüksek teknoloji üretimindeki deneyimi, bu kenti Türkiye’de farklı bir noktaya taşıyor.
Bugün 1.800’ün üzerinde üretici firmanın faaliyet gösterdiği, sanayi cirosunun yaklaşık 10 milyar dolara, ihracatın ise 4,8 milyar dolara ulaştığı bir kentten söz ediyoruz.
Ancak burada asıl mesele, “Eskişehir bugün nerede?” sorusundan çok, “Eskişehir 10-20 yıl sonra nerede olacak?” sorusuna cevap verebilmek.
İşte Vizyon 2030 tam da bu açıdan kıymetli.
İleri Teknoloji ve İnovasyon Vadisi’nden akıllı fabrikalara, karbon yönetiminden endüstriyel veri merkezine, havacılık ve raylı sistemler mühendislik merkezlerinden yüksek teknoloji serbest bölgesine kadar 12 amiral proje ortaya konuluyor.
Özellikle “Eskişehir’i teknoloji üreten, kentin tamamını tek kampüs olarak gören bir teknokente dönüştürme” fikri dikkat çekici.
Çünkü artık yalnızca üretmek yetmiyor.
Bilgiyi üretmek, teknolojiyi geliştirmek, patent üretmek, yüksek katma değerli ürün ortaya koymak ve yetişmiş insanı şehirde tutmak gerekiyor.
Veri merkezlerinin merkezi olma hedefi de URAYSİM’in tamamlanarak raylı sistemlerde test, doğrulama ve sertifikasyon konusunda uluslararası bir merkez olma düşüncesi de bu büyük resmin parçaları.
Ama bir parantez açmak gerekiyor:
Bir vizyon ortaya koymak işin başlangıcıdır.
Asıl mesele, bu projelerin hangisinin ne zaman, hangi kaynakla, hangi kurumların iş birliğiyle hayata geçirileceği.
Eskişehir’in sanayisi güçlü. Ancak bu gücü geleceğe taşımak için belediyelerden üniversitelere, sanayi kuruluşlarından merkezi yönetime kadar herkesin aynı hedef etrafında buluşması gerekiyor.
Kısacası, 2030 hedefleri kağıt üzerinde kalmamalı.
Eskişehir’in geleceğini konuşuyorsak, bugün yalnızca fabrikaların bacalarını değil, yarının teknolojisini de planlamalıyız.
Bu vizyonu ortaya koyan Eskişehir Sanayi Odası’nı bu açıdan takdir etmek gerekir.
Fakat Eskişehir’in önünde hala aşılması gereken çok sayıda engel, atılması gereken çok sayıda adım var.
Büyük hedef koymak önemli.
O hedefe birlikte yürümek ise daha önemli.
BU KADAR KOLAY OLMAMALI
Bir evin bahçesine giren iki köpek...
Biri anne, diğeri yavrusu.
Ardından ortaya atılan şiddet iddiaları ve insanın içini acıtan bir tablo...
Yavru köpeğin başından tabancayla vurulduğu, anne köpeğin darbedildiğive bacağının kesildiğinin ileri sürüldüğü olay, doğal olarak büyük tepki çekti.
Burada özellikle altını çizmek gereken bir nokta var:
Ortada bir iddia ve devam eden hukuki süreç bulunuyor. Bu nedenle olayın tüm ayrıntılarının yargı süreci sonucunda netleşmesini beklemek gerekiyor.
Ancak değişmeyen bir gerçek var.
Bir canlının ağır şekilde yaralanması ve hayatını kaybetmesi, insan vicdanını yaralıyor.
Yavru köpeğin veterinerlerin tüm müdahalelerine rağmen kurtarılamamış olması ise olayın en acı tarafı.
Bir hayvanın bir evin bahçesine girmesi elbette istenmeyen bir durum olabilir. Bununla ilgili alınabilecek tedbirler, ilgili kurumlara yapılabilecek bildirimler ve kullanılabilecek pek çok yöntem var.
Ama çözüm şiddet olmamalı.
Hele ki bir canlıyı silahla vurmak, darbetmek ya da zarar vermek iddiası söz konusuysa...
Bu, yalnızca hayvanseverlerin değil, toplumun tamamının üzerinde düşünmesi gereken bir mesele.
Çünkü bir toplumun medeniyet ölçülerinden biri de kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığıdır.
Bugün savunmasız bir hayvana yapılan zulme sessiz kalmak, yarın başka bir şiddet biçiminin normalleşmesine zemin hazırlayabilir.
Bu nedenle hem olayın tüm yönleriyle aydınlatılması hem de hukuk neyi gerektiriyorsa onun uygulanması önemli.
Ve belki de en önemlisi...
Anne köpeğin bulunması.
Çünkü geride bir de yaralı olduğu değerlendirilen, yavrusunu kaybetmiş bir anne var.
Onun da bulunup tedavi altına alınması gerekiyor.
Bir canlının hayatı, “nasıl olsa hayvan” denilerek değersizleştirilemez.
BESTE BİZİM
Bizim için Eskişehirspor önemli…
Tribünler önemli… Tezahüratlar, besteler önemli…
Ve bazı besteler vardır ki yalnızca bir şarkı olmaktan çıkar, bir şehrin hafızasına dönüşür.
Kadebostany grubunun “WalkingWith a Ghost” şarkısındaki müzik kullanılarak 16 Şubat 2013 tarihinde Eskişehirspor tribünlerinde “Tükenmiş Nefeslere” bestesi söylenmişti. O gün basın tribünündeydim…
Yıllar sonra Göztepe tribünlerinin aynı müziği kullanarak koreografi yapması, doğal olarak taraftarımızın tepkisini çekti.
Çünkü tribün kültüründe beste yalnızca müzikten ibaret değildir.
O bestenin hangi maçta söylendiği, hangi futbolcunun ardından yazıldığı, hangi acının veya sevincin içine işlendiği kıymetli.
Bizim açımızdan “Tükenmiş Nefeslere” bestesinin Sinan’a, Ediz’e ve tribünün kendi hafızasına dokunan bir tarafı var.
Tam da bu nedenle mesele birkaç notanın benzerliğinden ibaret değil.
Öte yandan geçtiğimiz hafta sonu oynanan Gençlerbirliği maçında Göztepe tribünlerinin aynı melodiyi kullanmasının ardından Trendyol Süper Lig hesabının Eskişehirspor tribünlerini paylaşması da tartışmaya farklı bir boyut kattı.
“Sinan’a, Ediz’e, tükenmiş nefeslere. Türk tribünlerinin efsaneleşmiş bestelerinde bu hafta rotamızı Eskişehir’e çeviriyoruz” ifadeleriyle yapılan paylaşım, aslında Eskişehir tribünlerinin bu besteyle Türk tribün kültüründeki yerini de hatırlatmış oldu.
Tribün kültürünün bir hafızası var.
Bir beste, onu ilk söyleyenlerin yaşadığı duygularla anlam kazanıyor.
Çünkü futbol taraftarlığı biraz da aidiyet meselesidir.
Ve bazı besteler vardır...
Söylendiği anda bir şehri hatırlatır.
Bir futbolcuyu, bir maçı, bir acıyı, bir dönemi...
İşte “Tükenmiş Nefeslere” de Eskişehirspor tribünleri için böyle bir anlam taşıyor.
KISSA'DAN HİSSE
MÖ 480 yılında Pers Kralı Kserkses, Yunanistan'ı ele geçirmek için büyük bir orduyla sefere çıkar. Karşısında ise sayıca çok daha küçük bir Sparta ordusu vardır.
Termopylai Geçidi'nde Spartalı Kral Leonidas ve askerleri, geri çekilmek yerine geçidi savunmayı seçer.
Pers elçisi, Leonidas'a teslim olmalarını söyler.
Leonidas'ın cevabı tarihe geçer:
“Molonlabe.”Yani:“Gel ve al.”
Sayıları azdı. Karşılarındaki ordu çok daha büyüktü.
Ama bazı mücadelelerde mesele kazanacağından emin olmak değil, neyin savunulmaya değer olduğunu bilmektir.
Bugün de şehirler, kurumlar ve insanlar için aynı şey geçerli.
Büyük hedefler, büyük laflarla değil; gerektiğinde sorumluluk alan, zor zamanda geri adım atmayan ve inandığı değerin arkasında duranlarla gerçekleşir.
Kıssadan hisse: Kalabalık olmak güç değildir. Asıl güç, gerektiğinde tek başına bile doğru bildiğinin arkasında durabilmektir.