Afet hazırlığı öyle bir konu ki, yapılan hiçbir çalışma “tamam, artık hazırız” demeye yetmiyor.

Çünkü özellikle deprem konusunda mesele yalnızca afet olduktan sonra insanlara sıcak yemek ulaştırabilmek değil. Asıl mesele, mümkünse o yemeğe ihtiyaç duyulacak tabloyu hiç yaşamamak.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tarafından hizmete açılan Afet Koordinasyon ve Lojistik Merkezi ile Sofra 26'yı bu açıdan kıymetli buluyorum.

6 saatte 15 bin kişilik sıcak yemek hazırlanabilecek bir kapasitenin oluşturulması, afet anında lojistik ve koordinasyonun tek merkezden yürütülmesi, ekipmanların ve yardım malzemelerinin hazır tutulması elbette önemli.

Üstelik bu yatırımın yalnızca afet zamanında değil, normal zamanda da kentteki belediye hizmetlerine yemek üretmesi açısından ayrıca bir karşılığı var.

Açılışın ardından Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce ile de konuşma fırsatı bulduk.

Ünlüce'nin özellikle “afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası” şeklindeki yaklaşımını kıymetli buluyorum.

Çünkü afet hazırlığı denildiğinde çoğu zaman gözümüz afet sonrasına çevriliyor.

Oysa deprem konusunda asıl büyük sınavımız deprem olmadan önce verilecek.

Burada da hakkını teslim etmek gerekir:

Büyükşehir Belediyesi'nin bu merkezi hayata geçirmesi önemli bir adımdır.

Fakat sadece bir adım.

Ve açıkçası Eskişehir'in deprem gerçeği düşünüldüğünde atılması gereken adımların sayısı bundan çok daha fazla.

Bir deprem olduğunda kaç kişiye yemek çıkaracağımız kadar, o depremde kaç binanın ayakta kalacağını da konuşmak zorundayız.

Hangi yapıların riskli olduğunu biliyor muyuz?

Riskli yapıların dönüşümü konusunda ne durumdayız?

Toplanma alanlarımız yeterli mi?

Afet anında ulaşımın nasıl sağlanacağına ilişkin senaryolarımız hazır mı?

Haberleşme altyapımız ne kadar dayanıklı?

Elektrik, su ve doğalgaz gibi temel hizmetlerin kesilmesi halinde ne yapacağız?

Vatandaş ne yapacağını biliyor mu?

Ve en önemlisi...

Eskişehir büyük bir depreme ne kadar hazır?

Bu soruların cevabını yalnızca Büyükşehir Belediyesi'nden beklemek de doğru değil.

Afet hazırlığı çok daha büyük bir ortak sorumluluk.

Büyükşehir Belediyesi'nin görevi var.

İlçe belediyelerinin görevi var.

Valiliğin ve AFAD'ın görevi var.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın sorumluluğu var.

Meslek odalarının, mühendislerin, müteahhitlerin, yapı sahiplerinin ve elbette vatandaşların da sorumluluğu var.

Yani deprem konusunda “belediye yapsın” diyerek kenara çekilebileceğimiz bir noktada değiliz.

Her kurumun kendi alanında yapacağı çok şey var.

Üstelik bunların önemli bir bölümü, tören kurdelesi kesilerek görünür hale gelen işler de değil.

Bina denetimi...

Riskli yapıların tespiti...

Kentsel dönüşüm...

Altyapının güçlendirilmesi...

Toplanma alanlarının hazırlanması...

Kriz senaryolarının oluşturulması...

Arama-kurtarma kapasitesinin artırılması...

Vatandaşın bilinçlendirilmesi...

Bunların hepsi aynı zincirin halkaları.

Zincirin tek bir halkası bile zayıfsa, afet anında bunun bedelini hep birlikte ödüyoruz.

O yüzden Afet Koordinasyon ve Lojistik Merkezi'nin açılışını önemli buluyorum.

Sofra 26'nın 15 bin kişilik kapasitesi de kıymetli.

Ama buradan “Eskişehir afetlere hazır” sonucunu çıkarmak da hata olur.

Tam tersine...

Bir adım atıldı diyelim ve şimdi daha fazlasını isteyelim.

Çünkü deprem konusunda rehavete kapılacak değil, sürekli daha iyisini talep edecek bir şehir olmak zorundayız.

Başkan Ayşe Ünlüce'nin de ifade ettiği gibi afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası olmak üzere üç ayrı döneme hazırlanmak gerekiyor.

Bence bu üç başlığın en önemlisi ise açık ara afet öncesi.

Çünkü deprem olduktan sonra ne kadar iyi organize olduğumuz önemli.

Ama deprem olmadan önce ne kadar doğru hazırlık yaptığımız, kaç kişinin hayatta kalacağını belirleyebilir.

Kısacası...

Büyükşehir Belediyesi'nin attığı bu adımı takdir edelim.

Ama alkışımız, beklentimizi azaltmasın.

Tam tersine artırmalı.

Ve bu konuda hiç kimsenin “Benim görevim değil” deme lüksü yok.

Deprem hepimizi ilgilendiriyorsa, hazırlık da hepimizin sorumluluğudur.

MECLİS LOKANTASI

Vatandaşın restoran menüsünü açarken kredi kartı ekstresine bakar gibi düşündüğü günlerden geçiyoruz.

Dışarıda yemek yemek artık başlı başına bir ekonomik karar.

Öyle ki dönerin kilogram fiyatının 1.100 liraya kadar çıktığı fiyatlarla karşılaşıyoruz.

Bir tabak yemek sipariş etmek için önce menüye, sonra cüzdana, ardından tekrar menüye bakmak gerekiyor.

“Bunu yesem ay sonunu getirir miyim?” sorusu, maalesef gastronominin yeni tadım notu oldu.

Tam da böyle bir dönemde TBMM lokantasındaki fiyatlar gündeme geldi.

Ve rakamları görünce insan ister istemez düşünüyor:

Biz aynı ülkede mi yaşıyoruz?

Pilavlı dana sac kavurma: 66 lira.

Ton balıklı salata: 70 lira.

Mantar çorbası: 12 lira.

Cacık: 12 lira.

Küçük kutu ayran: 6 lira.

Vişneli tayfır: 18 lira.

Şimdi burada bir parantez açalım.

Bu fiyatların kamuoyuna yansıyan güncel menü/adisyon bilgileri üzerinden tartışıldığını belirtmek gerekiyor.

Ama rakamların vatandaşta yarattığı duygu çok net:

“Böyle lokanta varsa, bizim mahallede niye yok?”

Sosyal medyada “Her kente Meclis lokantası açılsın” yorumlarının yapılması da boşuna değil.

Çünkü vatandaş artık markette, pazarda, restoranda, kafede fiyat karşılaştırması yapıyor.

Hal böyle olunca insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Acaba Meclis lokantasının şubesi açılacaksa, ilk şube bizim şehre mi gelir?

Hatta işi biraz daha ileri götürelim.

“Milletin Meclisi” deniyor ya...

Madem milletin Meclisi, keşke milletin lokantası da olsa.

Ama tabii burada işin bir de ekonomik tarafı var.

Meclis lokantasındaki fiyatların düşük olmasının arkasında farklı maliyet ve işletme koşulları bulunabilir. Dolayısıyla vatandaşın gittiği restoranla birebir kıyas yapmak ekonomik açıdan çok doğru olmayabilir.

Fakat olayımız zaten sadece “bir tabak yemeğin kaç lira olduğu” değil.

Mesele, vatandaşın kendi sofrasıyla kamusal alanlardaki fiyatlar arasındaki uçurumu görmesi.

Ve o uçurum büyüdükçe insanların sorduğu soru da değişiyor:

“Bu yemek neden bu kadar ucuz?”dan önce,

“Bizim yediğimiz yemek neden bu kadar pahalı?” sorusunu sormaya başlıyoruz.

İşte asıl mesele burada.

Vatandaşın cebindeki yangın büyürken, 12 liralık çorba elbette dikkat çeker.

Ama keşke şaşkınlığımız 12 liralık çorbaya değil, vatandaşın neden artık çorbayı bile hesaplayarak içmek zorunda kaldığına olsa.

Çünkü ekonomik tabloyu en iyi anlatan şey bazen TÜİK verileri değil...

Bir restoranın kapısındaki menüdür.

Ve bugün o menüler, vatandaşa her gün aynı şeyi söylüyor:

“Bakmak serbest, sipariş vermek pahalı.”