Kadınlara yönelik sosyal alanların sayısının artması, bir belediyecilik hizmetinden biraz daha fazlası aslında.
Çünkü şehir dediğimiz yer yalnızca yolların yapıldığı, kaldırımların döşendiği, binaların yükseldiği bir alan değil. İnsanların kendilerini ait hissettiği, komşusuyla oturup sohbet edebildiği, çocuğuyla birlikte vakit geçirebildiği, bazen de sadece nefes alabildiği mekanlar da şehrin bir parçası.
Odunpazarı Belediyesi’nin Hanımevi projesinin üçüncü şubeyi Gültepe Mahallesi Üniversite Evleri’nde açması bu açıdan değerlendirilebilir.
İşin güzel tarafı, merkezin yalnızca “kadınlara bir mekan” olarak düşünülmemesi.
Mutfak var, oturma alanı var, çocuk oyun alanı var. Özel günler için kullanılabilecek alanlar var.
Yani biraz ev, biraz sosyal merkez, biraz da mahalle buluşma noktası…
Başkan Kazım Kurt’un “kadınlarımızın önerileriyle tasarladık” vurgusu da burada önemli.
Çünkü bazen belediyeciliğin en büyük problemi, vatandaşın ne istediğini vatandaşa sormadan karar vermek oluyor.
Oysa mahallede yaşayan insana “Sen neye ihtiyaç duyuyorsun?” diye sorulduğunda, ortaya çok daha kullanışlı işler çıkabiliyor.
Hanımevi’nin üçüncü şubesinin açılması güzel.
Şimdi mesele, bu merkezlerin sadece açılış günlerinde değil, yıllar boyunca gerçekten yaşayan mekanlar haline gelmesi.
Çünkü bir binanın kapısını açmak kolaydır.
Asıl marifet, o kapıdan insanların sürekli girip çıkmasını sağlamaktır.
VATANDAŞ ARAÇLARIN ARASINDA KALMAMALI
Şimdi biraz da şehrin başka bir gerçeğine bakalım.
Eski otogar alanındaki inşaat nedeniyle Yunusemre Caddesi’nde kaldırımların kullanılamaması…
Üzerine bir de yol kenarlarına park edilen araçlar eklenince ortaya hiç hoş olmayan bir tablo çıkıyor.
Yaya, yaya olmaktan çıkıp adeta “trafik oyuncusuna” dönüşüyor.
Kaldırım yoksa nereye gidecek?
Alternatif güzergah yoksa ne yapacak?
Mecburen taşıt yoluna çıkacak.
Sonra da sürücü, “Bu yaya neden yolda?” diyecek.
Yaya ise “Ben kaldırımda neden yürüyemiyorum?” diye soracak.
Aslında ortada çok karmaşık bir denklem yok.
İnşaat nedeniyle kaldırım kullanılamıyorsa, geçici de olsa güvenli bir yaya güzergahı oluşturulmalı.
Şehirlerde geçici çözümler bazen en kalıcı ihtiyaçları gösterir.
Bugün eski otogar bölgesinde yaşanan sorun yarın başka bir inşaat alanında karşımıza çıkabilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir cadde veya bir şantiye meselesi değil.
Mesele, kentte yayanın ne kadar öncelikli olduğu meselesi.
Çünkü araçların arasından yürümek zorunda kalan vatandaşın güvenliği, “biraz dikkat edelim” cümlesine bırakılamayacak kadar önemli.
PARK MESELESİ
Gelelim Eskişehir’in bitmek bilmeyen meselelerinden birine…
Park.
Daha doğrusu, “Nereye bulursam oraya park ederim” anlayışına.
Şehrin birçok merkezi noktasında ortaya çıkan görüntüler bu anlayışın ne kadar ileri gidebildiğini gösteriyor.
Çift sıra park…
Zaman zaman üç sıra park…
Kaldırımda park…
Yol daralmış, trafik sıkışmış, yaya geçemiyor…
Ama araç sahibi açısından mesele basit:
“Beş dakikalığına bıraktım.”
Eskişehir’de “beş dakikalığına” bırakılan araçların bazen şehir trafiğinde yarım saatlik probleme dönüştüğünü hepimiz biliyoruz.
İşin daha düşündürücü tarafı ise kaldırımların bile park alanına dönüşmesi.
Kaldırımın amacı araç park ettirmek değil, insan yürütmektir.
Bu kadar basit.
Bir şehirde kaldırımlar yayaya, yollar araçlara aitse şehir düzenlidir.
Ama kaldırım da araçların, yol da araçların olursa geriye yayaya ne kalıyor?
Biraz cesaret…
Biraz da şans!
Mahalle sakinlerinin “Karşıdan karşıya geçmeye cesaret edemiyoruz” sözleri aslında meselenin boyutunu anlatmaya yetiyor.
Burada yalnızca trafik akışından söz etmiyoruz.
Can güvenliğinden söz ediyoruz.
Elbette denetim yapılmalı.
Elbette kurala uymayan sürücüye ceza uygulanmalı.
Ama belki bundan daha önemlisi, toplum olarak “Ben iki dakikalığına bırakıyorum, ne olacak?” alışkanlığından vazgeçmemiz.
Çünkü o iki dakika bazen başka birinin hayatından çok daha uzun sürebilecek sonuçlar doğurabilir.
KISSA'DAN HİSSE
Nasreddin Hoca bir gün eşeğine ters binmiş.
Kendisine, “Hocam, neden eşeğe ters bindin?” diye sormuşlar.
Hoca hiç bozuntuya vermeden cevaplamış:
“Ben ters binmedim. Eşek ters gidiyor.”
Bazen insan kendi yaptığındaki yanlışı görmek yerine, bütün suçu başkasına yüklemeyi daha kolay buluyor.
Trafikte de böyle…
Kaldırıma araç bırakıp yayaya kızıyoruz.
Çift sıra park edip trafiğin neden sıkıştığını sorguluyoruz.
Kurala uymayıp denetim yapılmadığından şikayet ediyoruz.
Kısacası…
Eşeğe ters binen çok, ama eşeğin ters gittiğini söyleyen daha çok.
Şehirde düzen istiyorsak önce kendi payımıza düşen kurala uyacağız.
Çünkü herkes kendi “iki dakikalığına” kuralını koyarsa, o şehirde sonunda kimse rahat yürüyemez.
(Sonhaber Gazetesi'nden alıntıdır.)