Kapitalist üretim ilişkileri, emekçilerin barınma, ulaşım, beslenme, sağlık, sosyal hizmetler ve eğitim gibi birçok temel hakkını piyasalaştırma konusunda oldukça büyük ilerlemeler sağladı.
Bugün, emek gücünü satarak gelir elde eden geniş toplumsal kesimlerin barınma ve diğer haklar konusunda bankalara ya da katılım finansman şirketlerine mecbur kalması bunun somut bir örneği.
Diğer yandan emek gücüyle idame ettiren milyonlarca kişinin ev veya araba sahibi olmak için umut bağladığı katılım finansman şirketlerinin fon piyasasındaki faaliyetlerinden 2 milyar TL’yi aşkın servet edinmek, bugün ülkedeki belirli bir zümrenin normali hâline gelmiş durumda… Emekçi sınıflar, başına sokacak bir ev ve ayağını yerden kesecek bir araba sahibi olmak için hayal kuradursun!
Fon vurguncuları, diğer tüm usulsüzlükle ve yolsuzlukla sebepsiz zenginleşen kesim gibi pişkince yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Haklarında ortaya atılan yığınla iddia, bilgi ve belge bulunmasına rağmen, zenginleşmelerinin sebebine bakmaksızın zevk-ü sefa sürmeye devam ediyorlar.
Fon vurgununu, ilk bakışta skandal, tarifsiz ve olağanüstü bir münferit vaka olarak tanımlayabiliriz. Fakat insanlığın tarihsel deneyimlerine bakıldığında, kapitalist bir toplumsal yapı içerisinde avantacılığın, vurgunculuğun ve soygunculuğun normalleştiğini de göz ardı edemeyiz.
Zira sorun, insanlığın geçimi ve yaşamı için gerekli olan temel gereksinimlerinin piyasalaşmasından ibaret…
Nitekim insanların temel yaşam gereksinimlerinin piyasada metalaşmadığı ve bu gereksinimlerin en geniş devlet güvencesiyle karşılandığı bir sistemde böylesi bir soygunun gerçekleşmesi tahayyül bile edilemez. Kavel Alpaslan’ın Kor Kitap tarafından yayınlanan “Ekim’den Sonsuzluğa (Sovyetler Birliği’nde Yaşam)” başlıklı kitabın Diyar Saraçoğlu tarafından yazılan sunuş bölümünde yer alan şu ifadeleri, konuyu açmak üzere aynen tekrarlıyorum:
“… Dün sefalet ve yoksulluk içinde yaşayan emekçiler, yeni düzende insanca bir yaşamın koşullarına kavuşmaya başladılar. Barınma hakkı kutsal sayıldı: Evsizler için komünal evler, işçiler için yeni konutlar inşa edildi. ‘Tam olarak hangi ev bizim olacak’ sorusu, geleceğe dair umutlu bir gülümsemeyle yanıt buldu; çünkü ilk kez herkesin başını sokacak bir eve sahip olma güvencesi vardı…”
Gerçekten de sınıfların ortaya çıktığı köleci toplumlardan bu yana, tarihte insanların başını sokacak bir eve sahip olma güvencesi yalnızca 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde görüldü. İkinci emperyalist bölüşüm savaşının ardından ABD ve Avrupa ülkelerindeki sosyal liberalizm uygulamalarıysa, birçok iddianın aksine barınma sorununa hak temelli yaklaşmadı. Nitekim kapitalizmin her düzenleme biçiminde emekçilerin elde ettiği olanaklar, salt işgücünün ve ailesinin yeniden üretimi amacını taşıyordu.
Günümüzdeyse neoliberalizm, sosyal liberalizmin bu pragmatik bakış açısını da aşarak barınma krizini sermaye ve iktidar kesimleri açısından fırsata dönüştürme konusunda ustalığını her geçen gün kanıtlamaya devam ediyor…