Sermaye egemenliğini tescilleyen bir birikim rejimi, emekçiler için belirli sonuçları doğurmaya devam ediyor.

Emekçilere eve, arabaya veya temel gereksinimlere sahip olabilecek güvenceyi sağlamayan bir iktisadi sistem, onların bu amaçlara ulaşmak için yaşamının sonuna kadar var gücüyle çalışmalarına ve devamında yokluk ve sefalet içinde ölmelerine yol açıyor.

İnsanlığın eşit paylaşmayı terk ettiği dönemlerden itibaren belirli bir kesim, bugün yaygın bir şekilde görüldüğü gibi, zenginleşmeye tüm hızıyla devam ederken; emek gücüyle geçimini sağlayanlar yaşamı pahasına çalıştırılıyor. Karşılaştıkları üretim baskısı, hızlı olma talimatı ve bilimum yönetimsel baskı, onların yaşamlarının acı bir şekilde son bulmasına neden oluyor. Eskişehir’de 52 yaşındaki Hikmet Sayan’ın, 26 Eylül 2026 günü fabrikanın çatısında çalışırken 7 buçuk metreden düşerek hayatını kaybetmesi bunun bariz bir örneği.

Sayan’ın travmatik ölümü ve geride kalanların yaşadığı acı, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin de dediği gibi ne bir kazadır ne de kader. Bunun tek bir açıklaması vardır, o da cinayet! Zira “iş kazası” olarak ifade edilen ve işçinin ölümü ya da bedensel kayıplarıyla sonuçlanan vakaların tamamı öngörülebilir ve önlenebilir niteliktedir. Ancak önlemeye ilişkin bir niyetin bulunmaması, bugün milyonlarca çalışanın ölümle burun buruna kalmasına yol açıyor.

Emekçilerin yaşamının önemsizliğine ilişkin diğer bir çarpıcı örnek de geçtiğimiz hafta Ankara’daki geçinemiyoruz mitinginde intihar ederek hayatını kaybeden emekli polis memuru Ali Şekeroğlu! Şekeroğlu’nun taşıdığı “para için değil, onurumuz için” pankartı da gerçekten günümüz bölüşüm ilişkilerini anlatması açısından sembolik değere sahip.

Ülkede ahlaki ekonominin yok olması, yoksulların, gençlerin, emeklilerin ve emekçilerin yaşama bağlanmasını öyle veya böyle engelliyor… Sonuç olarak da intihar vakaları gitgide artıyor.

İntihara ilişkin Marx’ın ve Rousseau’nun görüşleri giderek önemini arttırıyor:

“Bu nasıl bir toplum insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor?Bu toplum toplum değildir... vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür."

“Eğer intihardan birisi. suçlanacaksa, suçlanması gereken geride kalan insanlardır, çünkü bu güruh arasında intihar eden insan için uğruna hayatta kalmayı hak edecek bir kişi bile yoktur.”

Gerçekten de vahşi hayvanların yaşadığı bir çöl olarak ifade edilen toplumlarda, genellikle intihar edenler suçlanıyor. Oysa gerçek suçlu, geride kalanlar…

Hikmet Sayan ve Ali Şekeroğlu, bugün ülkedeki bölüşüm sorunları nedeniyle hayatını kaybeden yalnızca iki canımız… Ve göz göre göre giden bu canları ne intihar kavramı açıklıyor ne kaza ne de kader!