Türkiye’de eğitim sistemi, her iktidar döneminde tartışma olmakla beraber son yıllarda, yönetsel nedenlerle yaşanan sorunlar, yapısal meseleleri gün yüzüne çıkarıyor.
Eğitimi, iktisadi yönelimle ve sosyal politikalarla beraber ele almayan bir yönetim anlayışı, sınıfsal ve sosyolojik nedenlerle çıkan sorunları da çözme doğrultusunda bir adım atmakta zorlanıyor. Ya da bu adımı atmamayı da bir ideolojik tercih olarak heybesinde taşıyor…
Geçtiğimiz günlerde Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulda silahlı saldırının yaşanması ve ondan birkaç ay önce benzer bir vakanın Maraş’ta yaşanması, tesadüfi olaylar değildir. Eğitim yönetimindeki yapısal sorunların doğal bir sonucudur. Sınıfsal eşitsizlikler ve bölüşüm sorununun giderek büyümesi, eğitim sorununun katlanarak ilerlemesini de beraberinde getirecek. Nitekim çocuk işçiliği sorununu da MESEM başta olmak üzere iş cinayetlerine neden olan programların yaygınlaşmasını da bundan azade olarak ele alamayız.
Gerek milli eğitim gerekse yükseköğretimdeki eğitim politikasının binlerce zaafı var… Bugünse öğretmen emeğinin sömürüsüne ilişkin çok çarpıcı bir örneğe değinmek istiyorum. Devlet bütçesi yıllar içerisinde genişlerken, eğitime bu bütçeden ayrılan payın yarıya inmesi, bahsedeceğim sorunun temelinde yer alan yönetsel bir gösterge!
Türkiye’de yüz binlerce eğitim fakültesi mezunu iş ararken, buna rağmen okullar "geçici" diye adlandırılan ama yıllarca süren bir emek biçimiyle dolduruluyor. Sercan Çelik tarafından hazırlanıp Emek Araştırmaları Derneği'nin yayımladığı “Örgün ve Yaygın Eğitimde Emek Sömürüsü: Ücretli Öğretmenler ve Usta Öğreticiler” başlıklı rapor, tam da bu tabloyu çıplak rakamlarla önümüze koyuyor. Ve bu tablo, klasik bir "kaynak yetersizliği" hikâyesi değil; sermayenin emek gücünü nasıl ucuzlattığının ders kitabı niteliğinde bir örneği.
Yedek İşgücü Ordusu Sınıfın İçine Taşınıyor
Marx'ın "yedek sanayi ordusu" kavramı, kapitalizmin işçiyi disipline etme aracı olarak işsizler kitlesini nasıl kullandığını anlatan anahtar bir kavram. Türkiye'de eğitim alanında bu ordu artık okulun dışında değil, içinde konumlanmış durumda. Aynı sınıfta, aynı tahtanın başında, aynı müfredatı anlatan iki öğretmen düşünelim. Bunlardan biri kadrolu, diğeri ücretli öğretmen. İkisi de aynı emeği harcıyor, ama biri güvenceli bir ücret alırken diğeri asgari ücretin yarısına, sigortasız denecek kadar eksik bir güvenceyle, tatilde ders yapmadığı için parası kesilerek çalışıyor. Bu, tesadüfi bir eşitsizlik değil.Aynı işi yapan emekçiyi bilinçli biçimde hiyerarşikleştirerek ücretleri aşağı çeken, sendikalaşmayı zorlaştıran, klasik bir "böl-yönet" stratejisi.
Bir ücretli öğretmenin bir ayda aldığı ücretin asgari ücretin yarısına denk gelmesi tesadüf değil. Devlet, kadrolu atama yapmak yerine, ki bunun için yüz binlerce aday hazır bekliyor, öğretmenlik emeğini parça başı, saat karşılığı bir metaya dönüştürerek işgücü maliyetini sistematik biçimde düşürüyor. "Alan dışı" mezunların bile bu sefalet ücretine razı olması, bireysel bir tercih değil, kapitalizmin yarattığı işsizlik baskısının doğal sonucu. Kimseyi bu çaresizlik içinde "seçim yaptığı" için suçlayamayız elbette… Asıl fail, onu bu seçime mahkûm eden düzenin kendisi.
Yeniden Üretim Alanının Tasfiyesi
Usta öğreticiler meselesi ise bu tablonun belki de en acımasız halkası. Yaygın eğitimin yüzde 95'ini bu güvencesiz emekçiler omuzluyor. Ancak iki yıl içinde bunların neredeyse yarısı, "tasarruf" adı altında işlerinden edildi. Oysa aynı dönemde Millî Eğitim Bakanlığı'nın bütçesi katlanarak büyüdü. Demek ki mesele para yokluğu değil; kimin için, ne için harcandığı.
Halk eğitim merkezlerine giden bir kadının meslek edinmesi, bir işsizin yeni bir beceri kazanması (yani emek gücünün toplumsal yeniden üretimi) bütçeye "yük" sayılırken, iktidara yakın vakıflara aktarılan kaynaklar milyarlarla ölçülüyor. Bir vakıf öğrencisine düşen kamu kaynağı, halk eğitimindeki bir kursiyere düşenin otuz küsur katı. Bu, kamusal eğitimin tasfiyesiyle birlikte kaynağın sermayeye ve ona yakın kurumsal yapılara transferinin ne kadar sistematik yürütüldüğünü gösteriyor.
Burada klasik bir neoliberal manevra söz konusu.Önce kamusal hizmet"verimsiz" ilan ediliyor.Bu hizmetin bütçesi kısılarak fiilen çökertiliyor.Ardından ortaya çıkan yetersizlik gerekçe gösterilerek "zorunlu" kotalar uygulanıyor. Kriz, doğal değil, üretilmiş bir krizdir. Ve bu kriz her defasında emekçinin sırtına yıkılır; usta öğretici işini korumak için kurs açtıran vakıflara bağış ya da üye aidatı ödemeye zorlanana kadar…
Yarım İnsan Olmaya Zorlanan Emek
Raporda aktarılan şu cümle çarpıcı: "Parası, sigortası, itibarı falan her şeyi yarım. Yarım insan gibiyiz yani." Bu ifade, yabancılaşmanın en yalın hâli. Emekçi, ürettiği değerden koptuğu gibi, kendi mesleki kimliğinden de koparılıyor.Ne okulun bir parçası sayılıyor ne de emeğinin karşılığını tam alabiliyor. Ve bu sömürünün faturasını yalnız öğretmen değil, öğrencisiyle kurduğu bağ sürekli kesintiye uğrayan çocuk da ödüyor.Sermaye birikim rejiminin maliyeti, en savunmasız halkaya, geleceğin işçi ve yurttaşlarına devrediliyor.
Sonuç açık! Bu düzen, ücret zammıyla ya da yeni bir kota formülüyle "iyileştirilecek" bir arıza değil. Kalıcı istihdam ihtiyacını kadrosuz, güvencesiz, esnek emekle karşılamayı sürekli hâle getiren bir birikim modelinin, sistematik bir tercihinin sonucu. Kamusal eğitim, ancak onu üreten emeğin güvenceye kavuşmasıyla gerçek anlamda "kamusal" olabilir. Öğretmeni yarım insan sayan bir düzenin, öğrenciye tam bir eğitim sunması zaten mümkün değil.