2026 yılındayız. Yapay zekâ konuşuyoruz, uzay madenciliği tartışıyoruz, dijital dönüşüm diyoruz.

Ama kurumların iç işleyişine baktığımızda karşımıza çıkan zihniyet, Osmanlı bürokrasisinin en eski reflekslerinden biri: idare-i maslahat.

Yani ne ilke var, ne hakikat; ne kamu yararı, ne bilimsel ölçüt. Tek ölçü: “İdare zarar görmesin.”

Bugün üniversitelerde, kamu kurumlarında, hatta yerel yönetimlerde karar alma süreçleri çoğu zaman bu mantıkla yürüyor. Doğru olan değil, idare için uygun olan; adil olan değil, sorun çıkarmayan; halkın yararına olan değil, yöneticinin başını ağrıtmayacak olan tercih ediliyor.

Bu zihniyetin modern adı “yönetmek”, eski adı “nizamı korumak”.

Ama özü değişmedi:

“İdare her şeydir, insan ayrıntıdır.”

Makyevelist bir pratikle, “amaç idareyi korumaksa araçlar mubahtır” anlayışı devrede. Haksızlık yapılır, üstü örtülür; liyakatsizlik olur, makul gösterilir; yanlış karar alınır, gerekçe üretilir. Yeter ki idare zarar görmesin, yeter ki koltuk sallanmasın.

Bu düzenin en büyük sorunu, ilkeli insanlarla yaşadığı gerilimdir.

Halkın yanında duran, bilimsel ölçütleri savunan, hukuka yaslanan, vicdanı rehber edinen insanlar bu sistemde “sorunlu” sayılır.

Çünkü onlar idareyi değil, doğruyu esas alır.

Çünkü onlar susmaz.

Çünkü onlar uyum sağlamaz.

Ve bu yüzden:

– “Geçimsiz” ilan edilirler.

– “Uyumsuz” etiketi yapıştırılır.

– “İşi bilmiyor” denir.

– “Sorun çıkarıyor” diye dışlanırlar.

Ama ilginçtir:

Bu insanların emeği sonuna kadar kullanılır.

İşleri titizlikle yaptıkları için onlara yük bindirilir.

Ama ilk fırsatta da:

– Kadroda,

– görevde,

– yetkide,

– söz hakkı verilmez.

İdare-i maslahat rejimi, ilkeli insanı sever gibi yapar ama sevmez.

Onu çalıştırır ama korumaz.

Onu över ama yalnız bırakır.

Çünkü ilkeli insan, bu düzen için tehlikelidir.

Zira ilkeli insan, “neden” sorar.

İdare-i maslahat ise “sorma, idare et” der.

Bu anlayışın bir başka özelliği de şudur:

Kendi çıkarlarını, idarenin çıkarı gibi sunar.

“Kurumu koruyoruz” derler, ama aslında kendilerini korurlar.

“İdarenin itibarı” derler, ama kendi konumlarını kastederler.

“Dengeyi bozmayalım” derler, ama adaletsizliği dengede tutarlar.

Sonra da ilkelere bağlı olanları, dünya görüşleri üzerinden yaftalarlar.

Bilimsel gerekçeyle itiraz edeni “ideolojik” olmakla suçlarlar.

Halktan yana konuşanı “radikal” bulurlar.

Hukuku hatırlatanı “uyumsuz” ilan ederler.

Böylece mesele, haksızlık olmaktan çıkar; kişilik meselesine indirgenir.

Sorun sistemde değil, “o kişidedir”.

Oysa sorun çok açıktır:

İdare-i maslahat, kamu yönetimi değil, kamu kaçakçılığıdır.

Kamu yararını savunmak yerine, idareyi kutsallaştıran bir anlayış; adaleti değil, sessizliği üretir. Hakikati değil, gerekçeyi çoğaltır. Bilimi değil, uyumu ödüllendirir.

Bugün asıl soru şudur:

İdare mi kutsaldır, insan mı?

Eğer cevap idareyse, vicdan susar. Eğer cevap insansa, idare değişmek zorunda kalır.

İdare-i maslahat, kısa vadede düzen üretir gibi görünür.

Ama uzun vadede çürüme üretir.

Ve çürüme, en çok “idareyi koruduk” diyenlerin elinde büyür.