İran ile ABD-İsrail savaşı, Ortadoğu’daki emperyalist kuşatmayı gösteren somut ve güncel örneklerden birisi.
Bu kuşatmanın merkezinde ABD-İsrail hattının yer aldığını inkâr edecek kişi kalmamıştır diye tahmin ediyorum.ABD-İsrail hattının, enerji yollarını, ticaret hatlarını ve siyasal dengeleri kontrol etmek amacıyla, Ortadoğu’yu dizayn etmeye çalıştığı gerçeğinin farkına varmak için de daha fazla kanıta lüzum yok.
Bu dizaynın askeri ayağının en görünür aracı NATO. Ancak NATO’yu yalnızca bir askeri ittifak olarak görmek gerçek tabloyu gizler. NATO, aslında küresel sermaye düzeninin askeri organizasyonudur. Başka bir ifadeyle, kapitalist ve emperyalist yayılmacılığı koruyan küreselpatron örgütüdür. Emperyalist sistemin çıkarlarını korumak için dünyanın dört bir yanında konuşlanan bu yapı, barışın değil güç siyasetinin kurumsal ifadesidir.
Bugün Ortadoğu’daki gerilimlerin büyük kısmı da bu güç siyasetinin sonucu. Filistin’de yaşanan yıkım, Gazze’deki insanlık dramı ve bölgede giderek genişleyen savaş, ABD–İsrail hattının bölgesel üstünlüğünü pekiştirme stratejisinden bağımsız düşünülemez. İnsan hakları ve demokrasi söylemi sık sık dile getiriliyor, ancak söz konusu emperyalist çıkarlar olduğunda bu söylemlerin ne kadar lafzi olduğu herkesin gözü önünde.
Ne yazık ki Türkiye’deki siyasal iktidarın ve medyanın dili de bu gerilimli tabloyu daha da tehlikeli bir noktaya taşıyor. Son dönemde İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarını normalleştiren bir söylem giderek yaygınlaşıyor. Oysa Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni savaş cepheleri değil, tam tersine bölge halklarının kendi kaderlerini belirleyebileceği bir barış ortamı. Savaş çığırtkanlığı yapan dil, bölgeyi daha büyük felaketlere sürüklemekten başka bir işe yaramaz.
Bu tabloyu ağırlaştıran bir başka unsur ise bazı bölge ülkelerinin izlediği politikalar. Azerbaycan yönetimi başta olmak üzere kimi hükümetlerin, bölgesel bağımsızlık ve dayanışma hattı kurmak yerine ABD–İsrail eksenine yakınlaşması dikkat çekici. Oysa tarihsel deneyim, Ortadoğu ve çevresindeki ülkelerin emperyalist güçlerin gölgesinde değil, kendi aralarındaki dayanışma ve bağımsızlık politikalarıyla güçlenebileceğini defalarca gösterdi.
İslam dünyası adına konuştuğunu iddia eden pek çok yönetimin de benzer bir tutum içinde olduğu görülüyor. Filistin meselesi söz konusu olduğunda yüksek perdeden açıklamalar yapılırken, fiili politikaların çoğu zaman ABD ve İsrail’in bölgesel stratejileriyle uyumlu ilerlemesi bu çelişkinin en açık göstergesi. Bölgesel bağımsızlık söylemi ile fiili siyaset arasındaki mesafe giderek büyüyor.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, sadece bölgesel bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda emperyalist sistemin yeni bir kuşatma girişimidir. Bu kuşatmanın karşısında durabilecek tek gerçek güç ise bölge halklarının barış, bağımsızlık ve dayanışma talebidir.
Çünkü tarih defalarca gösterdi ki emperyalist planlar değişebilir, ittifaklar yeniden kurulabilir. Ama bu planların bedelini ödeyenler hep aynı kalır. Bedel ödemek zorunda kalanlar bölgenin emekçileri, yoksulları ve halklarıdır. Emperyalist paylaşım savaşlarının sonuçları bunu açıkça göstermiştir.
Dolayısıyla Trump, Netanyahu ve NATO çıkarlarını gözeten bir dile alet olma yerine, emperyalist “haydutluğa” karşı birleşik bir mücadele vermek gerekir. Bunun için de NATO’ya dair her şeyin coğrafyamızdan defedilmesiyle işe başlamak lazım.