Gazetemizin 9 Şubat 2026 tarihli sayısının 3. sayfasında manşet şöyle: “7. Kattan Düşen İşçi Yaşamını Kaybetti!”
Şarhöyük Mahallesi’nde bir baz istasyonunun tamiri için binanın çatısına çıkan “B.Ö” isimli işçi, dengesini kaybederek düşüyor. İlk müdahalede kalbi çalıştırılan 50 yaşındaki işçi, hastanedeki tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybediyor.
İşçinin üzerine düştüğü 38 UZ 141 plakalı aracın sahibiyse, asker olduğunu iddia ederek basın emekçilerine aracının plakasını çekmemesi için tepki gösteriyor. Gazetemizin ilgili sayfasında buna ilişkin de bir haber yer alıyor.
Çalışırken hayatını kaybetme olgusu, insanoğlunun yabancılaşma düzeyini en üst düzeyde gösteriyor. Daha kötüsü, insanların çalışırken ölmesinin normalleşmesi!
Bu ülkede emekçiler çoğu zaman isimleriyle değil, sayılarla anılıyor. “Bir işçi öldü.” “Üç işçi yaralandı.” “Beş işçi göçük altında kaldı.” İsimler siliniyor, hayatlar soyutlanıyor, geriye sadece rakamlar kalıyor.
Oysa o rakamların her biri bir yaşam, bir aile, yarım kalmış bir hikâye.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verileri, bu görünmezliğin ne kadar büyük bir boyuta ulaştığını gösteriyor. İSİG’in raporuna göre 2025 yılında Türkiye’de en az 2105 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yani her gün ortalama altı işçi çalışırken öldü.
2026 yılının yalnızca Ocak ayında ise en az 146 işçi yaşamını yitirdi.
Bu sayılar bile tek başına yeterince ağır. Ama asıl ağır olan, bu ölümlerin büyük bölümünün önlenebilir olmasıdır.
İSİG’in de vurguladığı gibi, gerekli önlemlerin alınmaması, maliyet hesabının insan hayatının önüne konulması, uzun çalışma saatleri ve güvencesiz çalışma koşulları bu ölümlerin temel nedenidir. Bu yüzden bu ölümlere “kaza” değil “iş cinayeti” denir.
Bir işçi, güvenlik önlemi olmayan bir şantiyede düşüyorsa; bir işçi, bakımı yapılmayan bir araçta ölüyorsa; bir işçi, eğitimsiz ve korumasız şekilde tehlikeli bir işe sürülüyorsa; bu kader değildir. Bu bir tercihtir.
Bugün yüksekten düşme, ezilme, trafik kazası gibi başlıklar altında yazılan ölümlerin büyük bölümü, basit ve ucuz önlemler alınsaydı engellenebilirdi.
Ama mesele teknik değil, politiktir. Çünkü güvenlik önlemleri maliyet demektir. Maliyet ise kârın azalması demektir. Ve bu düzende çoğu zaman kâr, insan hayatından daha değerlidir.
Bir başka gerçek de şu: İşçi ölümlerinin büyük bölümü güvencesiz çalışma koşullarının hâkim olduğu sektörlerde yoğunlaşıyor. İnşaat, tarım ve taşımacılık gibi alanlar, örgütsüzlüğün ve kuralsızlığın en yoğun olduğu işkolları.
Sendikasızlık, denetimsizlik ve güvencesizlik birleştiğinde ölüm neredeyse çalışma koşulunun bir parçası haline geliyor.
Bu yüzden bir işçinin adı önem taşımıyor. Çünkü sistem, o işçiyi zaten bir birey olarak değil, yerine yenisi konulabilecek bir emek gücü olarak görüyor.
Bir toplumda arabaların plakası insanların isimlerinden daha çok korunuyorsa, orada bir şeyler ciddi biçimde ters gidiyordur.
İş cinayetleri, sadece işçilerin meselesi değildir. Bu, toplumun nasıl bir düzen içinde yaşadığının göstergesidir. İnsan hayatının değeri, en zayıfın ne kadar korunabildiğiyle ölçülür.
Bugün gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz bu ölümler, aslında ülkenin en büyük meselesidir.
Çünkü mesele sadece bir işçinin ölmesi değildir.
Mesele, bir toplumun buna alışmasıdır.