Oğul Mehmed Ali Efendi ise, Şeyh Esad Efendi'nin oğlu olarak 1875 tarihinde Erbil'de doğar. Erbil Halidi Tekkesi'nde eğitime başlayan Mehmet Ali Efendi, babasıyla İstanbul'a gelince Hafız Şakir Efendi'nin rahle-i tedrisinden geçerek icazetini alır (1896). Doğrudan babasına intisapla Kelami Dergahı'nda hizmete girer. Süleymaniye Medresesi'nde tefsir ve hadis okur. Daha sonra Tetkikat ve Telifat-ı İslamiye Heyeti'ne atanacak ve Sürre-i Hümayun kadılığı payesiyle Hicaz'a gönderilecektir. 1915 tarihinde Bayrampaşa Dergahı'na (Haseki) postnişin olmuş, ayrıca kendisine müderrislik de tevcih edilmiştir. Sultan Reşad zamanında Kelami Dergahı'na ilaveten Selimiye Dergahı da Esad Efendi'ye verilince, babası buranın şeyhliğini oğlu Mehmet Ali 'ye bırakır. 'Beşik Şeyhi' olarak babasının hem mirasçısı hem halifesi olarak baba oğul, tekke ve zaviyelerin kaldırılmasına kadar iki dergaha da hükmederler. Tekkeler kapatılınca itibar boşluğuna düşerek Erenköy köşküne çekilirler. Esad Efendi'nin takipçileri tekkeler kapatılınca camilerde, evlerde ve şeyhin dini kimliği altında zikirsiz olarak faaliyetlerine devam ederler. Oğul Mehmet Ali, Tekel idaresine tütün eksperi olarak girer. Kubilay olayı ortaya çıkınca baba oğul tutuklanıp Menemen'e götürülürler. Divan-ı Harp yargılamasında ikisi de idama mahkum olurlar. Esad Efendi, yaş haddi nedeniyle infazdan kurtulmuş, ancak hastanede ölmüş (4 Mart 1931), Mehmet Ali Efendi hakkında verilen idam hükmü ise Menemen'de infaz edilmiştir (3 Şubat 1931).

Tepkiler, Önlemler ve Yargılamalar

İlk Tepkiler ve Ankara

Menemen olayı başladığında, Gazi Mustafa Kemal Trakya'da (19-25 Aralık 1930) Kırklareli ve Edirne'de halkla birliktedir. Olayın gerçekleştiği 23 Aralık günü, Edirne Belediyesi'nden ayrılmış, Bulgar sınırındaki Kemalköy halkı ile birlikte olmuştur. Dönüşünde, belediyede kendisine bir telgraf ulaşır. Telgrafta, Menemen'de bir yedeksubayın hunharca katledildiği yazılıdır. Ertesi gün Edirne'den ayrılarak Babaeski'ye gelir ve trenle İstanbul'a döner (25 Aralık 1930). Refakatinde Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Ruşen Eşref bulunmaktadır. Kendisini Sirkeci Garı'nda büyük bir kalabalık karşılar. Aynı gün İsmet Paşa'da İstanbul'a gelmek üzere Ankara'dan hareket etmiştir.

Bütün gazetelerin bu vahşi olayı yazdığı günlerde bir kabine revizyonu da yapılmaktadır. Maliye Vekili Şükrü Saracoğlu'nun istifası üzerine yerine Abdülhalık Bey (Renda), Milli Müdafaa Vekilliğine Nafıa Vekili Zekai Bey, Nafıa Vekilliğine de Adana Mebusu ve parti müfettişi Hilmi Bey (Uran) atanır. Dikkati çeken nokta ilk ve en ağır tepki, Gazi Mustafa Kemal'den gelir. Ertesi günün gazeteleri Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa'ya, O'nun taziye mesajını yayınlar. Fevzi Paşa'da ertesi gün Gazi'nin mesajını aynen orduya tebliğ eder. Bu mesaj günün vehameti içinde oldukça duygusal bir mesajdır;

'Menemen'deki ahiren vukua gelen irtica teşebbüsü esnasında zabit vekili Kubilay Bey'in vazife ifa ederken düçar olduğu akıbetten Cumhuriyet ordusunu taziye ederim. Kubilay Bey'in şehadetinde mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen'deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmaları, bütün Cumhuriyetçi ve vatanseverler için, utanılacak bir hadisedir. Menemen'de ahaliden bazılarının hataları bütün milleti müellim etmiştir. İstilanın acılığını yaşamış bir muhitte genç ve kahraman zabit vekilinin uğradığı tecavüzü milletin bizzat Cumhuriyete karşı bir suikast telakki ettiği ve mütecasirlerle, müşevvikleri, ona göre takip edeceği muhakkaktır. Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyetin mefkureci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kubilay'ın temiz kanı ile Cumhuriyet hayatiyetini temizlemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır'

Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'e karşı suikast vurgusu önemli olsa da, asıl dikkati çekeni Milli Mücadele'ye atfedilen önemdir;

'Nasıl oluyor da dinciler Hükümet meydanında bir subayı boğazlayabiliyor? Binlerce Menemenliden kimse mani olmuyor, bilakis tekbirlerle teşvik ediyorlar. Yunan idaresi altında bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran bir ordunun subayına reva görülen bu saldırının cezasını yalnız hainler değil herkes çekmelidir. Menemen lanetlenmiş şehir ilan edilmeye müstehak olmuştur'

Olay duyulur duyulmaz, Başvekil İsmet İnönü ve Müşir Fevzi Paşa hemen İstanbul'a gelirler. Gazi tarafından çağrılmışlardır. Dolmabahçe'de Mustafa Kemal başkanlığında bir toplantı yapılır (27 Aralık 1930). Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, 2. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay ve TBMM Reisi Kazım Paşa (Özalp) da toplantıya katılırlar. Toplantının ardından Fahrettin Paşa ile Şükrü Kaya hemen Menemen'e hareket ederler. İsmet Paşa ise iki gün daha İstanbul'da kaldıktan sonra Ankara'ya döner. Şükrü Kaya ile Fahrettin Paşa, Menemen'de yaptıkları incelemenin ardından tekrar İstanbul'a gelerek Gazi ile ikinci defa buluşup, aynı akşam Ankara'ya hareket edeceklerdir.

Menemen vahşeti bütün yurtta telin mitingleriyle protesto edilirken mecliste yarattığı heyecan da az değildir. İstanbul'dan dönen İsmet Paşa, hemen fırka grubunu toplantıya çağırır (30 Aralık 1930). Şükrü Kaya ve Fahrettin Paşa'dan alınan bilgiler ışığında olay değerlendirilir. Bazı mebuslar Takrir-i Sükun Kanunu ve İstiklal Mahkemesi'nin yeniden kurulmasını teklif edeceklerdir. Bu fikir İsmet Paşa dahil çoğunluk tarafından kabul görmeyip, Örfi İdare ilan edilmesi benimsenir. Hükümetin hazırladığı tezkere TBMM'nin 1 Ocak 1921 tarihli oturumunda görüşülür. Kazım Paşa'nın yönettiği oturumun gündemi örfi idare (sıkıyönetim) tezkeresidir. Bu tezkere ile sıkıyönetim ilan edilmektedir ;

'Teşkilat-ı Esasiye Kanununun 86. Maddesinde vatan ve Cumhuriyet aleyhinde kuvvetli ve fiili teşebbüsat vukuunu müeyyid kat'i emarat görüldükte İcra Vekilleri Heyeti müddeti bir ayı tecavüz etmemek üzere umumi ve mevzii idarei örfiye ilan edilebilir' denilmiş olmasına ve Menemen'de 23.12.1930 tarihinde irtikap edilen cürmün hazırlık tahkikatında bu cürmün Cumhuriyet aleyhinde şümullü bir tertip olduğu hakkında kati emareler görülmüş bulunmasına binaen Menemen kazası ile Manisa ve Balıkesir merkez kazalarında 1 Kanunusani 1931 tarihinden itibaren bir ay müddetle idare-i örfiyye ilan olunmasına İcra Vekilleri Heyetinin 31. XII. 1930 tarihli içtimaında karar verilmiştir.'

Genel Kurul'da Hükümet tezkeresi okunduktan sonra Denizli Mebusu Mazhar Müfit ve 43 arkadaşının önergesi okunur;

'Menemen irtica vakası meclisi derin teessürlere garketmiş ve hadisenin doğrudan doğruya cumhuriyete müvecceh bir suikast olduğu anlaşılmıştır. Kahraman bir zabitimizin maruz kaldığı feci akıbet, haydutların bir kaç serseri ve esrarkeşten ibaret olmayıp mürettep ve şümullü bir irtica hareketi olduğu kanaatini vermiştir. Binaenaleyh meclis büyük bir hassasiyet ve katiyetle vazifesini ifaya hazırdır. Evvela hükümetçe hadise hakkında şimdiye kadar yapılan tahkikat safahatiyle netayicinin neden ibaret olduğu ve ne gibi tedbirler alındığı ve alınacağı hakkında Başvekil Paşa'nın şifahen izahat ve malumat vermesi için işbu sual takririmiz takdim kılındı efendim.'

Hem soru önergesini cevaplamak hem de hükümet görüşünü açıklamak üzere kürsüye gelen İsmet Paşa, uzun bir konuşma yapar. İsmet Paşa'ya göre, bu vahşi hareket birkaç çılgının yapacağı şeyler olmadığı gibi, 'Ne kadar zehirlenmiş olursa olsun bir muhitin bu kadar aşağı derecelere sürüklenmesi' akla havsalaya sığan şeylerden değildir. İsmet Paşa devam eder;

'Kezalik tahkikat, bu hadisenin fiilen ikaına on gün evvel ve fevren üç dört kişi tarafından deruhte edilmiş bir teşebbüs olmayıp daha evvel Manisa'da iki üç aydan beri bir takım içtimalar neticesinde kararlaştırılmış, büyük şehirler arasında gidiş- gelişler tanzim olunmuş, sonra bizzat Menemen şehri içinden bu çetenin geleceğini bilen ve onlar gelince kendilerine müzaheret için bir takım esbap hazırladıklarını söyleyen adamlar bulunduğunu ifade etti'

İsmet Paşa laiklik konusuyla doğrudan bağlantı kurar;

'Cumhuriyetin başından beri yürüttüğü devlet işlerini din işlerinden ayırma düşüncesi, ihtimal bundan beş- sekiz sene evvel, din aleyhine bir davranış gibi isnatlara meydan verebilirdi. Fakat şimdi aradan yıllar geçmiş, laikliğin vatandaşın din ve vicdan hürriyetine bir müdahelesi, yasaklama ve tasarrufu olmadığı sabit olmuştu. Laik düzende herkesin itikat ve vicdani kanaatı her türlü engelden korunmuş bulunuyordu. Ancak vatandaşlar inanç konularını siyaset vasıtası yaparak başkasını icbar için kullanamazlardı. Tekkeler kanunen kapatıldığı halde, gizlice çalışması ve vatandaşları yanlış istikametlere sevketmesi kendi mesuliyetlerini mucip olmalıydı.'

İsmet Paşa'nın ardından kürsüye gelen Denizli Mebusu Mazhar Müfit, İsmet Paşa kadar soğukkanlı değildir. O, duygusal ve öfkeli bir konuşma yapar;

'22 yaşındaki bir zabit vekili göz önünde vuruluyor, bununla iktifa etmiyorlar, yirmi dakika uğraşarak kör bir bıçakla muhterem şehidin başını gövdesinden ayırıyorlar. Bunun karşısında binlerce ahali lal olup kalmışlar. Belki korktular diyelim ve bir an için bunu kabul edelim. Fakat Efendiler, o avaze-i takdis ve alkışlar ne demektir? Cumhuriyet inkılabına ne kadar gayzları olursa olsun bu kara ve mel'un kuvvet bilmeli ki, bu ordu daima Cumhuriyetin ve inkılabın nigahbanı olacaktır.'

Mazhar Müfit, genel hatlarıyla İsmet Paşa'nın konuşmasını ve hükümetin alacağı önlemleri olumlu bulmuştur. Mazhar Müfit'ten sonra Ağaoğlu Ahmet söz alır. Bir ay önce kendini fesheden Serbest Fırka'nın Kars Mebusu Ağaoğlu, seçim süreci ve İzmir'de yaşanan olayların da şahididir. İsmet Paşa'nın konuşmasına bütünüyle katıldığını, özellikle basına kısıtlama getirilmeyeceği vaadinden memnun kaldığını söyler. (Devam Edecek).