Bir yazı daha…
Bir yazı daha…
Bu son yazı, derken nereye geldik?
Bu kaçıncı yazı?
Kendime soruyorum sürekli.
İnsanların arasında yürürken…
Arabayla bir yerden bir yere giderken…
İşten eve yorgun argın, kafamın içi karmakarışık gelirken…
Yağmurda ıslanırken...
Neden, diyorum, neden?
Neden yazıyorsun bu yazıları?
Ne olacak?
Neye yarayacak?
Neden bunlarla uğraşıyorsun, yıllardır?
Bu ne?
Kendini topluma…
İnsanlara kabul ettirme çabası mı?
Kim bilir, belki de kendini kendine kabul ettirme çabasıdır.
Sait Faik hırs mı demişti?
“Yazı yazmak da hırstan başka neydi” mi demişti?
Doğru!
Hırs belki.
Ama neyin hırsı?
Hiçbir şeyin!
Hırs yapılacak ne var ki bu dünyada?
Bugün varsın, yarın yoksun.
Öyle olmasa bile…
Kimler geldi kimler geçti.
Kimler ne yazılar yazdı.
Nietzsche!
“Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü yazdı.
Aklını yitirdi.
Delirdi.
Hastanelerde, kimsesiz geçen kötü bir son...
Elli yaşında, ölürken;
“Ben de güzel yazdım değil mi?” dedi.
Yazdın!
Güzel yazdın!
Yazdın da ne oldu?
Aklını yitirdin!
Değil insanların, tek bir kadının, Salome’nin bile kalbinde yer edinemedin.
Sonra…
Deneme yazı türünün ilk örneklerini yazan Montaigne…
Bizde Ahmet Rasim…
Bugün kim bilir Ahmet Rasim’i?
Kim okur Ahmet Rasim’in yazılarını?
O şen şakrak yazılarını?
Biraz daha yakın zamana gelecek olursak…
Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin…
Ve daha niceleri…
Hani nerede şimdi onlar?
Yazmak için ömürlerini tükettikleri yazıları nerede?
Yazı öyle, elini kulağına atıp türkü söyler gibi yazılmıyor.
Toplumun…
İnsanların hafızasının neresinde o insanlar?
Kalbinin hangi köşesinde?
İnci Küpeli Kız’da ne diyordu?
“Efendinin fırçası kalbinin derinliklerine inebildi mi?”
İnemedi!
İnemeyecek de!
Çünkü insanların değer yargıları çok farklı.
Hele ki günümüzde…