Mart ayı da bitti.

Nisan ayı yağmurla geldi.

Zaman ne kadar da hızlı geçip gidiyor.

“Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi

Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi” diyen kimdi?

Yunus Emre mi?

Göz yumup açmış gibi…

Neyse…

Bakalım…

Daha kaç mart ayı görebileceğiz?

Daha kaç mart ayı gelip geçecek?

Daha kaç kez nisan yağmurlarında ıslanacağız?

Bunu kimse bilemez.

Ne acı, ne keder verici…

Akla, zekaya, düşünme yeteneğine; duygulara, hislere sahip olan insanın öleceğini, yok olup gideceğini bilmesi…

Ve bunun ne zaman olacağını; sonunun ne zaman, nasıl olacağını…

Ne kadar ömrünün kaldığını bilmemesi…

“Başka işin mi yok” diyeceksiniz belki ama…

İnsan merak ediyor işte…

Neyi?

Sonunun ne zaman, nasıl olacağını!

İster merak edelim ister etmeyelim.

O gün, o an gelip dayanacak.

Hiç kimse ölümsüz değil.

14. Louis,

“Siz benim ölümsüz olduğumu mu sanıyordunuz?” demiş.

Yahya Kemal de…

Ölmek üzereyken…

O yıllarda pek az insanın sahip olduğu o rahat, o konforlu hayatının sona erdiğini anlayınca, can havliyle,

“Bir çare yok mudur buna?” demiş, son nefesinde.

Var!

Olmaz mı?

Kaçıncı ayetti?

“Her canlı ölümü tadacak…” diye başlayan?

Ama işte…

İnsanı anlamak zordur.

Karmaşık bir zihin yapısı…

Anlaşılması zor bir ruh hali vardır insanın.

Kimi insanlar hiç ölmeyecek gibi…

Dünyaya kazık çakmış gibi…

Hoyratça…

Kırıp dökerek…

Çevresindeki insanları inciterek…

İnsanların kalbini kırarak yaşar.

“Geldi geçti ömrüm benim” derken Yunus Emre, şunu da demiş:

“Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise

Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi”

İçlerinde öyle bir hırs…

Öyle bir bencillik…

Hoyratlık…

Sevgisizlik var ki bu insanların…

Bırak bir içim su vermeyi, seni bir kaşık suda boğacak neredeyse…

***

Sözü daha fazla uzatmaya lüzum yok.

Son sözümüz şudur ki…

“Sevelim sevilelim.”

Fırsat varken, sevdiklerimizi aşkla, sevgiyle kucaklayalım.

Ömür gelip geçer, her şey uçup gider elimizden.

Ve pişman oluruz, sevgisizlikten…