CHP Eskişehir İl Başkanı Volkan Enver Kılıç’ın, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç’a yönelik sözlerini okuyunca birkaç kez dönüp baktım.

“Beni konuşturursa sokağa çıkamayacak hale getiririm…”

“Bir daha CHP ile ilgili bir kelime söylerse o sokağa çıkamaz…”

“Onunla ilgili belgeler var, o bilir ne belgeleri olduğunu…”

Gibi sözler…. Siyasette sert eleştiri olur.

Tartışma olur.

Karşılıklı ağır sözler de zaman zaman olur.

Ama bu başka bir şey.

Bu, siyasi bir cevaptan çok, üst perdeden kurulmuş ve tartışmayı bambaşka bir yere taşıyan bir dil.

Hele karşınızdaki isim Ahmet Ataç ise…

Burada benim de baştan bir parantez açmam gerekiyor.

Ahmet Ataç’la benim ilişkim yalnızca gazeteci-siyasetçi ilişkisi değil.

Uzun yıllar yan yana olduk.

Eşim Buse’yi bana isteyen kişi de odur, nişan yüzüklerimizi takan da…

Yetmedi, nikahımızı da o kıydı.

Zaman zaman aramıza kara kediler girdi. Basına döndükten sonra eskisi kadar yakın olamadığımız da doğrudur...

Ama benim için yeri ayrıdır, baba gibi sevdiğim, saydığım bir büyüğümdür.

Bunu özellikle yazıyorum ki, okuyacak olan nereden baktığımı bilsin.

Öte yandan mesele sadece benim Ahmet Ataç’la olan gönül bağım da değil.

Ataç, Eskişehir siyasetinin en tecrübeli isimlerinden biri.

Yıllardır seçim kazanmış, Tepebaşı’nda ciddi bir seçmen karşılığı oluşturmuş, belediyecilikte kimsenin yanından geçemeyeceği uluslararası alanda ödülleri bu şehre kazandırmış bir siyasetçi.

Seveninin de siyasi rakibinin de onun Eskişehir siyasetindeki ağırlığını yok sayması kolay değil.

Bir anlamda bu şehrin “ağabey” figürlerinden biri.

Bugün CHP’den ayrılmış ve başka bir siyasi yapıda yer alıyor olması bu gerçeği ortadan kaldırmaz.

Volkan Enver Kılıç ise bugün CHP’nin il başkanı.

Elbette partisinin eleştirilmesine cevap verebilir.

Hatta en sert cevabı da verebilir.

Ama “Sokağa çıkamaz”, “Belgeler var”, “Beni konuşturmasın” noktasına geldiğinizde artık siyasi cevap vermiyorsunuz; tartışmanın seviyesini düşürüyorsunuz.

Üstelik “ne dediğini bazen unutuyor” şeklindeki yaş üzerinden kurulan cümleyi de doğru bulmuyorum.

Bir insanın görüşüne cevap verirsiniz.

Geçmişine cevap verirsiniz.

Siyasi kararlarını eleştirirsiniz.

Ama yaşını tartışmanın malzemesi haline getirmek ne söylenen sözü güçlendirir ne de söyleyene ağırlık kazandırır.

Ben yıllardır siyaseti boşuna takip etmiyorsam, böyle bir dil kısa vadede 3-5 kişiden alkış alabilir ama orta ve uzun vadede sahibine zarar verir.

Çünkü siyaset yalnızca mikrofonun önünde en sert cümleyi kurmak değildir.

Kiminle, nasıl konuşacağınızı bilmek de siyasetin kendisidir.

Hele temsil ettiğiniz makam bir il başkanlığıysa…

Ahmet Ataç’a kızabilirsiniz.

Sözlerini haksız bulabilirsiniz.

Kılıç’ın önünde uzun bir siyasi yol olabilir.

Tam da bu yüzden bu dili bir an önce geride bırakması kendi adına daha sağlıklı olur kanaatindeyim.

Çünkü Eskişehir çok da büyük olmayan hatta küçük diyebileceğimiz bir şehir.

Bugün karşı karşıya geldiklerinizle yarın aynı masaya oturmak zorunda kalabilirsiniz.

Ve söz ağızdan çıktıktan sonra geri dönmeyecektir.

ELİF MAVİ’Yİ UNUTMAYACAĞIZ

Bazı haberler vardır.

Yazarsınız, yayınlarsınız ve mesleki hafızanızda bir yere koyarsınız.

Bazıları ise haber olmaktan çıkar.

Elif Mavi’nin hikayesi benim için öyle oldu.

O acı kazanın yaşandığı ilk günden itibaren gelişmeleri takip ettik.

Önce kaza haberini yaptık.

Sonra ne yazık ki cenaze haberini…

Ardından hukuki süreç başladı.

Her yeni gelişmede aileyle yeniden konuştuk.

Derken haber vesilesiyle başlayan tanışıklık, zaman içinde başka bir şeye dönüştü.

Dün Elif Mavi’nin babası Fatih Avli ve ailenin avukatı Harun Günçay’la yeniden bir araya geldik.

Bu kez konuştuğumuz konu, dosyaya giren yeni bilirkişi raporuydu.

Kadın sürücü asli kusurlu, Elif Mavi ve annesi kusursuz bulundu.

Üstelik karar oy birliğiyle alındı.

Fatih’in söylediği bir cümle benim için her şeyi anlatıyordu:

“Eşim çok suçlandı.”

Bir annenin evladını kaybettiği yetmezmiş gibi bir de kazanın ardından suçlanması…

Şimdi en azından bilirkişi raporuyla bunun böyle olmadığı ortaya konuldu.

Fatih, süreç boyunca yanlarında olan herkese teşekkür etti.

“Yanımızda oldular, bize güç verdiler” dedi.

Bir gazeteci olarak dosyanın hukuki tarafını elbette takip edeceğiz.

Tanık dinlenecek.

Savcılık süreci devam edecek.

Avukat Harun Günçay da tanığın dinlenmesinin ardından iddianamenin hazırlanmasını ve kovuşturma aşamasına geçilmesini beklediklerini söylüyor.

Biz de takip edeceğiz.

Ama benim için mesele artık yalnızca bir dosyayı takip etmekten ibaret değil.

Çünkü zaman içerisinde Fatih’le, aileyle kurulan bağ gazeteci-haber kaynağı ilişkisinin ötesine geçti.

Dün birlikte bir fotoğraf çektirdik.

Fotoğrafta aramızda, hat sanatıyla yazılmış tek bir kelime vardı:

“Elif.”

Fotoğrafa baktığımda çok şey anlatıyordu aslında.

Elif Mavi orada değildi.

Ama bir şekilde bizimleydi.

Belki bundan sonra da hep öyle olacak.

Bir haberle tanıdığımız o küçücük kızın adı, meslek hayatım boyunca unutamayacağım isimlerden biri oldu.

Ailesiyle dostluğumuz da dosya kapandığında bitmeyecek.

Elif Mavi’yi unutmayacağız.

Hukuki sürecin de sonuna kadar takipçisi olacağız.

HABER SAYFASI AÇMAK GAZETECİ OLMAK DEĞİL

Meslekte 18 yılı geride bırakırken beni son dönemde en fazla rahatsız eden konulardan biri de haberciliğin sosyal medyada geldiği nokta.

Instagram’da bir hesap açıyorsunuz.

İsminizin sonuna “haber” ekliyorsunuz.

Sonra gelsin içerikler…

Ama nasıl?

Başkasının emeğiyle.

Bir asayiş olayı oluyor.

Olay yerine gidiyorsunuz.

Belki gece yarısı…

Belki kavganın, silahlı bir olayın hemen ardından…

Orada bulunmanın bile zaman zaman risk taşıdığı yerlere giriyorsunuz.

Polisle konuşuyorsunuz.

Görgü tanığı arıyorsunuz.

Bilgiyi doğrulatıyorsunuz.

Fotoğraf çekiyorsunuz.

Aracınızla kilometrelerce yol yapıyorsunuz.

Yakıt harcıyorsunuz.

Zaman harcıyorsunuz.

En önemlisi mesleki emeğinizi ortaya koyuyorsunuz.

Haberi hazırlayıp yayınlıyorsunuz.

Sonra ne oluyor?

Bir Instagram “haber sayfası” geliyor…

Fotoğrafınızı alıyor.

Metni biraz değiştiriyor.

Kaynak yok.

İzin yok.

Emek sahibinin adı yok.

Paylaş gitsin!

Ne güzel Eskişehir…

Geçtiğimiz günlerde yine böyle bir durum yaşadım.

Özel haberimizin fotoğrafı ve içeriği izinsiz kullanılmış.

Ulaşıp kaldırılmasını istiyoruz.

Aldığımız cevaba bakın:

“Fotoğraflardan birini sizden aldık, onu kaldıralım. Diğerini yapay zekaya yaptırdık.”

Bu cümleyi gerçekten duydum.

Daha bitmedi.

Bir başkası da benzer durumda,

“Başka sayfalar da kullanmış, biz de oradan aldık”

diyebiliyor.

Bu nasıl bir savunmadır?

Birisi sizin olmayan bir şeyi aldı diye o şey herkesin ortak malı mı oluyor?

Birinin yaptığı yanlış, ikinci kişinin yaptığı yanlışı meşru mu kılıyor?

İşin daha kötüsü, bu hesapların bazıları artık amatör bir hobi hesabı da değil.

Ofis tutan var.

Bir-iki kişilik ekip kuran var.

Reklam alan var.

Ticari faaliyette bulunan var.

Ama iş başkasının emeğine saygıya gelince ortada kimse yok.

Gazetecilik yalnızca haberi ilk paylaşmak değildir.

Haberi bulmaktır.

Sahaya gitmektir.

Doğrulamaktır.

Sorumluluk almaktır.

Ve en önemlisi yaptığınız işin arkasında durmaktır.

Başkasının çektiği fotoğrafı alıp altına üç paragraf yazmakla gazeteci olunmuyor.

Yapay zeka da bunun bahanesi değil.

Teknoloji geliştikçe gazetecinin işi değişebilir.

Ama değişmemesi gereken bir şey var:

Emek hırsızlığı, teknolojiyle yapılınca daha masum hale gelmiyor.

18 yılın ardından beni meslek adına belki de en çok üzen tablo bu.

Gazetecilik kolaylaşmadı.

Sadece başkasının gazeteciliğini sahiplenmek kolaylaştı.

Arada çok büyük fark var.

KISSADAN HİSSE: ÜÇ ELEK

Sokrates’e atfedilen eski bir hikaye vardır.

Bir adam koşarak gelir:

“Arkadaşın hakkında ne duyduğumu biliyor musun?” der.

Sokrates onu durdurur ve üç elekten söz eder.

“Anlatacağın şey doğru mu?”

Adam emin değildir.

“Peki iyi bir şey mi?”

Hayır.

“Bana faydası olacak mı?”

O da hayır.

Sokrates bunun üzerine kabaca şunu söyler:

Doğru olduğunu bilmiyorsak, iyi değilse ve hiçbir faydası da yoksa neden söyleyelim?

Bugüne uyarlarsak…

Söylemeden önce düşünmek gerekiyor.

Paylaşmadan önce doğrulamak.

Almadan önce sahibini sormak.

Ve bazen de en önemlisi…

Söyleyebilecek güce sahip olsanız bile, söylememeniz gereken şeyi bilmektir.

Çünkü insanı büyüten her zaman söylediği sözler değildir.

Bazen söylememeyi bildikleridir.