Doğrusunu söylemek gerekirse,..
Yazı yazmak falan gelmiyor içimden.
Havadan mı, bilmiyorum.
Garip bir hava var dışarıda.
Eylülün ilk yarısını daha yeni geçtik.
Üçüncü haftanın içindeyiz.
Ama öyle bir hava var ki dışarıda...
Sanki kışın ortasındayız!
Dün öğlen saatlerinde soğuk bir yağmur başladı.
Öyle ahmakıslatan falan değil.
Yağıp geçen yaz yağmuru da değil.
Buz gibi bir yağmur.
Soğuk, ürpertici.
Gece boyu da devam etti.
İnsanlar uykudayken...
Sinsi sinsi…
Sabah olup da insanlar işe...
Öğrenciler okullarına gideceği sırada hızını artırdı.
Neredeyse öğlen yaklaştı, hala yağıyor.
Sanki bir şeylere kızmış gibi.
Öfkelenmiş gibi.
Yahut da geç kalmış gibi.
Telaş içinde.
“Yağmur berekettir.”
Doğru.
Ama biraz erken olmadı mı, yazın bittiğini hatırlatmak?
Yazın bittiğini; karanlık, kasvetli havaların geri geldiğini hatırlatmak.
Cahit Sıtkı, Yağmur şiirinde;
“Kâfi değilmiş gibi gelişi sonbaharın,
Yardıma mı koşuyor bu yağmur,”
diyor.
Yardıma koşuyor!
Hem de ne koşma!
Koşarken ayağı birbirine dolanıyor.
Ama yine de çok aldırmamak gerekiyor bu vakitsiz gelen yağmurun böyle deli deli yağmasına.
Bakarsın yarın yine ağustos sıcağını yaşarız.
Bilmiyorum...
Bunları kendimi kandırmak için söylüyorum belki de.
Yani kendimi bu kasvetli havaya kaptırmamaya çalışıyorum...
Yine de içimden bir şey yapmak gelmiyor.
Hele oturup yazı yazmak...
Haldun Taner,
“Yazar mısın, durma yaz” diyordu bir yazısında.
Çehov da,
“Hiçbir şey yazamıyorsan, yazamadığını yaz,” demişti.
Söylemek kolay.
Ama yazı yazmak o kadar kolay değil.
Hele bizimki gibi maddiyatın öne çıktığı ülkelerde.
Hiçbir kıymeti olmayan boş, bomboş bir iş yazı yazmak!
Boş bir uğraş!
En iyisi kalkıp dışarı gitmek.
Cemal Süreya’nın,
“Dışarıya yağmur,
yüreğime hasret,
fikrimde sen.
Nasıl yağıyorsunuz
üçünüz bir bilsen.”
şiirini mırıldanarak sokaklarda, caddelerde yürümek.
Şemsiye falan almaya da lüzum yok.
Yağmurda ıslanmak belki aklımı başıma getirir.
Getirir de bırakırım bu işleri.
Yazıymış, kitapmış, okumakmış...
Boş!
Hepsi boş, hayatın acımasız gerçekleri karşısında.