Milli takım için yeni bir dünya kupası serüveni başlıyor ve ilk sınavlardan biri Avustralya karşısında.

Kağıt üzerinde bakınca belki “geçilir” denilen bir maç ama sahada işler her zaman o kadar basit olmuyor. Bunu artık hepimiz ezbere biliyoruz.

Türkiye maça genelde bildiğimiz gibi başlar diye tahmin ediyorum. Topa sahip olma isteği, oyunu rakip sahaya yıkma çabası… ama burada önemli olan şey sadece topa sahip olmak değil, o topu ne kadar doğru kullandığın. Bazen öyle anlar oluyor ki, paslar var ama tempo yok, tempo var ama netlik yok. İşte bu da oyunu bir türlü koparamamana sebep oluyor.

Avustralya ise klasik bir takım gibi görünüyor. Çok göze hoş gelen bir oyunları yok ama disiplinleri var. Özellikle savunma kısmında kolay dağılmayan, temaslı oyunu seven bir yapıdalar. Böyle takımlar bazen seni sinirlendirir, ritmini bozar ve maçı kendi istedikleri yere çekerler. Türkiye’nin burada en dikkat etmesi gereken nokta da bu zaten.

Bizde ise oyunun kaderini değiştirebilecek ayaklar var. Kenan Yıldız'ın sakatlığından dolayı bu maçta forma giymesi zor görünüyor ama Orta sahada Arda Güler gibi, kanatta Barış Alper Yılmaz gibi isimler olduğunda oyun bir anda farklı bir yere evrilebiliyor. Ama mesele sadece bireysel kalite değil, takım olarak aynı anda hareket edebilmek. Çünkü tek tek iyi oyuncuların olması her zaman iyi takım olduğun anlamına gelmiyor, bunu da çok kez gördük.

Bir de şu gerçek var; Türkiye milli takımı bazen iyi oynadığı maçları bile gereksiz zorlaştırabiliyor. Örneğin dünya kupası eleme grubundaki ilk maçımız olan Gürcistan deplasmanı. Çok güzel ve rahat bir oyunla 3-0 öne geçmiştik. Fakat sonrasında 63. dakikada yediğimiz golle ibre resmen tersine döndü. 90+8 de bir gol daha yedik ve skor 3-2'ye geldi. Bir 10 dakika daha uzasa bir gol daha yiyecek kıvama gelmişti resmen maç. Neyse ki maç 3-2 galibiyetimizle bitti ama ders almamız gereken bir maç olmuştu.

Milli takımımızda bir gol bulduktan sonra rahatlama yerine panik başlıyor. Örneğin son avrupa şampiyonasında Hollanda ile karşılaştığımız çeyrek final maçı. O maçta da güzel bir organizasyonla 1-0 öne geçmiştik ve gayette güzel oynuyorduk. Fakat skoru bulduktan sonra bambaşka bir maç izlemeye başladık. Kontrol tamamen Hollanda'ya geçti ve maçı malesef 2-1 kaybederek turnuvaya çeyrek finalde veda etmiş olduk. Eğer bu maçtada erken skor bulup paniğe kapılırsak, rakibe yine umut veririz. Avustralya gibi ekipler de bu umutları çok iyi değerlendirir.

Bu maç aslında sadece bir skor meselesi değil. Dünya kupası gibi uzun bir turnuvada, ilk maçlar her zaman psikolojik olarak da önemlidir. İyi başlamak başka bir özgüven, kötü başlamak bambaşka bir baskı yaratır.

Sonuç olarak Türkiye’nin bu maçta en önemli işi, oyunu erken koparmak ve gereksiz risklere girmemek. Çünkü böyle turnuvalarda “çok oynamak” değil, “doğru oynamak” kazandırır. Futbol bazen çok basit bir şey aslında. Ama biz onu çoğu zaman kendimiz karmaşık hale getiriyoruz. İşte mesele de tam olarak burada başlıyor.

Milli takımımıza dünya kupası serüveninde başarılar diliyorum. Eğer doğru ve kendi kalitemizde oynarsak en az çeyrek final görebileceğimize inanıyorum. Turnuva boyunca da yazılarımda milli takımımızın maçlarına değineceğim ve bugün olduğu gibi rakip analizleri yapacağım. Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim.

Bir sonraki analizde görüşmek üzere...