2026 yılına girerken, 31 Aralık 2025 tarihinde yayımlanan Resmî Gazete ilanları, yalnızca yeni kadroları değil, kamu yönetiminin nasıl işlediğini de bir kez daha gözler önüne serdi.

Akademiden bürokrasiye, yerel yönetimlerden kamu kurumlarına kadar birçok alanda açılan kadrolar, liyakat tartışmasını yeniden alevlendirdi. Çünkü ilanlar yayımlandıkça, toplumun geniş kesimleri aynı soruyu sormaya başladı: Bu kadrolar gerçekten ihtiyaç için mi açılıyor, yoksa çoktan belirlenmiş isimler için mi?

Bugün Türkiye’de akademik ya da idari bir kadroya başvurmak, yalnızca bilimsel yeterlilikle ya da mesleki deneyimle açıklanabilir bir süreç olmaktan çıkmış durumda. Aynı alanda yıllarca çalışan, yayın yapan, emek veren binlerce insan bir kenarda beklerken; kimi kadroların neredeyse “kişiye özel” biçimde tanımlandığına dair yaygın bir kanaat var. İlan metinlerinin satır araları, çoğu zaman liyakatten çok aidiyetin izlerini taşıyor.

Bu tablo, yalnızca bireysel mağduriyetler üretmiyor. Aynı zamanda kamusal aklı aşındırıyor. Liyakat ilkesinin yerini sadakat aldığında, kamu kurumları bilgi ve yetkinlik üretme kapasitesini kaybediyor. Akademi, bilimin değil ilişkilerin belirleyici olduğu bir alana dönüşüyor. Sonuçta nitelikli olanlar dışarıda kalıyor, sistem içeriden çürüyor.

Sorun sadece birkaç kişinin haksız yere kadro alması değil. Asıl mesele, emeğin değersizleşmesi. Uzun yıllarını eğitime, araştırmaya, mesleki gelişime ayıran insanların “sırası gelmediği” için elenmesi, buna karşılık siyasi ya da idari yakınlığı olanların hızla yükselmesi, toplumsal adalet duygusunu derinden zedeliyor. Bu, genç kuşaklara da açık bir mesaj veriyor: Çalışmak yetmez, doğru yerde durmak gerekir.

Liyakat meselesi tam da bu noktada sınıfsal bir karakter kazanıyor. Çünkü liyakatin ortadan kalktığı yerde, emek değil ilişki değer kazanıyor. Bu durum yalnızca bireysel haksızlık üretmiyor; kamusal hizmetin niteliğini de düşürüyor. Üniversiteler bilim üretmekten, kamu kurumları kamu yararı gözetmekten uzaklaşıyor. Toplumun geneline yayılan bir güvensizlik duygusu oluşuyor.

Bugün gençler arasında sıkça dile getirilen “Bu ülkede emekle bir yere gelinmiyor” cümlesi, basit bir serzeniş değil; yapısal bir tespittir. Liyakatin yerini sadakatin aldığı bir düzende, yetenekli ve nitelikli insanların umudu kırılıyor. Bu da beyin göçünü, umutsuzluğu ve toplumsal çürümeyi derinleştiriyor.

Oysa liyakat bir lüks değil, kamusal bir zorunluluktur. Liyakat olmadan adalet olmaz; adalet olmadan da ne güven olur ne gelecek. Kamu kaynaklarının, akademik kadroların, idari görevlerin eşit ve şeffaf biçimde dağıtılması bir tercih değil, toplumsal bir zorunluluktur.

2026’ya girerken sorulması gereken soru şudur:

Bu ülke, emeğiyle var olmaya çalışanlara mı kapı açacak, yoksa ilişkilerle yürüyen bir düzeni mi kalıcı hale getirecek?

Cevap, yayımlanan ilanlarda, yapılan atamalarda ve sessizce geçiştirilen haksızlıklarda gizli.

Liyakat yalnızca bir kelime değil; bir ülkenin geleceğini belirleyen temel ölçüttür.