Geçtiğimiz hafta sonu Emek Partisi’nin düzenlediği etkinlikte konuşmacıydım.

Toplantı, asgari ücret tartışmalarını alışıldık dar kalıpların dışına taşıdı. Bu kez sahnede uzmanlar veya “yetkililer” değil; doğrudan işin yükünü çeken işçiler vardı. Uzun zamandır bu kadar nitelikli bir katılımın olduğu bir toplantıya rastlamadığımı söylemek gerek. Salondaki kalabalık sadece sayıdan ibaret değildi; her söz alan, kendi deneyimini ve gözlemini sınıfsal bir berraklıkla paylaşarak tartışmayı zenginleştirdi.

Asgari ücret denince genellikle devletin açıkladığı rakam ve patron örgütlerinin “maliyet” şikâyetleri manşet olur. Oysa mesele, bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için gereken en temel harcamaların bile karşılanamadığı, emeğin değersizleştirildiği bir tabloyu işaret ediyor. Yani tartışma, sadece ücretin miktarı değil, yaşamın bütünüyle nasıl ucuzlatıldığı.

Toplantıda en çok öne çıkan başlıklardan biri şuydu: Asgari ücret, işçilerin ücret skalasının en alt merdiveni değil, doğrudan ülke ortalamasına dönüşmüş durumda. Çünkü bugün ortalama ücretlerin tamamı asgari ücrete doğru çekiliyor. Bu, sadece ekonomik bir tercih değil; işçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanan politik bir mühendislik.

Toplantının değerli yanı, işçilerin kendi deneyimlerinden kalkarak bu sınıfsal tablonun farkına varmalarıydı. Bir işçi, vergi dilimlerinin yıl ortasında maaşı nasıl erittiğini anlattı. Bir diğeri, mesai baskısıyla aslında alınan zammın birkaç ay içinde nasıl geri alındığını somut örneklerle paylaştı. Bu karşılıklı konuşmalar, tek taraflı anlatımların yerini kolektif bir çözüm arayışına bıraktı.

Emek Partisi’nin burada üstlendiği rol önemli. Çünkü bu tür platformlar yalnızca bilgi alışverişi için değil, işçilerin kendilerini ifade ettiği, tartıştığı, birlikte düşünerek birlikte güç aldığı alanlar yaratıyor. Siyasetin gerçek anlamda toplumsallaşması tam da böyle mümkün oluyor. Kapısı işçilere kapalı salonlarda değil, işçilerin konuştuğu salonlarda politika üretiliyor.

Sonuçta bu toplantı, asgari ücret tartışmasını sadece “ne kadar zam gelecek” ikilemine sıkıştıran yüzeysel bakışın dışına taşıdı. Asıl olanın, işçinin kendisini özne olarak gördüğü bir mücadele hattı olduğu açıkça ortaya çıktı. İşçiler söz aldıkça tablo değişiyor. Söz, güç ve örgütlenme birbirine yaslanıyor.

Kısacası, bu etkinlik bir toplantıdan çok daha fazlasıydı. İşçi sınıfının kendi geleceğini konuştuğu bir mekân, kendi sesini duyurduğu bir an, kendi sözüne sahip çıktığı bir platform. Yeter ki bu söz, salonda kalmasın.