Taytı çekmiş bacaklarına.
Yürüyor.
Belediye parkında.
Her yıl alınan kilolar…
Kalınlaşan ayak bilekleri…
Yağlanan, irileşen bacaklar, kalçalar...
Hepsinin üstüne bir sünger çekmiş.
Hiçbiri yok.
Sabah kalkıp gelmiş parka.
Evdekileri uyandırmadan.
Kimseye bir şey söylemeden.
Evden kaçar gibi.
Kararlı.
Çocukların peşinde, kocanın hizmetinde geçip giden zamanı geriye çevirecek.
Yılları!...
Geçip giden yılları geriye çevirecek!
Yürüyor.
Hırsla!
Şu an on sekiz yaşındaki gibi her şey.
Bacakları güçlü.
Nefesi kuvvetli.
Beli karınca beli.
Öyle hissediyor.
O sırada, tanıdığı genç bir kadın geliyor.
Kıvrak adımlarla yürüyüp yetişiyor ona.
Birlikte yürüyorlar.
“Abla ne olmuşsun sen böyle? Çok kilo almışsın, yıpranmışsın!” diyor genç kadın.
Yıkılıyor sahne.
***
Adamın biri de üzerine bir yağmurluk giymiş.
Üstte yağmurluk, foşur foşur ter akıyor sırtından.
Üstte yağmurluk ama altta şort.
Gövde iri, bacaklar çöp.
Bu ağustos sıcağında bu yağmurluk da ne diye soracak olursanız…
Yaşı ilerledikçe insanın, aklı şaşırıyor.
İrileşen gövdesini terleye terleye eritecek, yıllar önce olduğu gibi fit olacak…
Oysa bilmiyor ki yaşlandıkça bacakları incelirken gövdesi kalınlaşır insanın.
Büyüyen kalbi, ciğerleri içine sığdırabilmek için göğüs kafesi ha bire genişler.
***
Yürürken yürürken koşmaya başladı bizimki.
Koşarken elini, kolunu da sallıyor arada.
Sonra durup çimlerin üzerinde şınav, mekik çekiyor.
Zannedersin milli sporcu.
Olimpiyatlara hazırlanıyor.
Bu yaşta bu gayret!
Nereden baksan yetmiş var yaşı.
Belki daha da fazla.
Ona soracak olsan…
Yirmisinde ya var ya yok!
Bilmez ki faydası yok çırpınmanın.
Kuyruğu dik tutmaya çalışmanın.
Yaşına bakmadan abuk sabuk hareketler yapmanın.
Delikanlı ayağına yatmanın.
Bilmez ki çaresi yok yaşlanmanın.
Yaşlandıkça değişmenin.
Değiştikçe bambaşka bir insan olmanın.
Bilmez ki bir faydası yoktur, Yahya Kemal gibi,
“Yok mudur bunun bir çaresi!” diye feryat figan etmenin.