David Hume yaklaşık 3 yüzyıl önce “gücün her zaman yönetilenlerin tarafında olduğunu” söylemiş… Ona göre yönetenlerin asıl dayandığı güç değildir; yönetilenlerin kanaatidir.

Tarih boyunca en baskıcı yönetimlerin bile dinamiğini ‘umutsuzluk’la beslediği ‘değişmez’lik düşüncesi domine etmiş… Toplumun veya kitlenin benimsediği güçsüzlük bazen hukuksuzluk, despotizm veya krizlerden daha kalıcı etki bırakarak otoriteyi sağlamlaştırır.

Yani birçok dönemde insanlar değişimin mümkün olduğuna inanmadı…

Bunu hem geçmişte hem de bugün içinde bulunduğumuz koşullar üzerinden okumak mümkün. Fakat anlayıp reaksiyon göstermek için küçük bir umut yetmez… Umudun iradeye dönüşmesi gerekir…

İşte bu ‘düzenin değişmezliği’ algısı siyasette en önemli kırılma anlarının ta kendisini oluşturuyor! Hatta bazen kişisel hayatımızdaki tek düzeliğin de temelini… Fakat biz bugün şahsi yok oluşları bırakıp topluma bakalım!

*

“Neden?” diye sormaya başladığımız an değişmez sandığımız sarsılmaz otoritelerin temeline dinamit koyacak cesareti de bulabiliriz. Mesele umuda inanmaya başlamak, savunduğunuz değerlerin doğruluğunu ispat etmeye çalışmak olabilir… Siyasal düzeni toplumun kabulleri sürdürüyorsa böyle gelen böyle gitmek zorunda değil.

Eskişehir’de Yeni Parti’nin kongre sürecine de bu pencereden bakabiliriz.

Delege seçimlerinin ardından bu hafta sonu 26-27 Eylül’de yapılacak olan Odunpazarı ve Tepebaşı’nın ilçe başkanlığı seçimleri, 18 Ekim’de ise il başkanlığı seçimleri gerçekleştirilecek.

Sizce bu tarihi süreçte asıl mesele kimin seçileceği mi, yoksa üyenin gerçekten seçen olup olmayacağı mı?

*

Yönetilenlerin toplumu şekillendirdiği düşüncesini reddetmesem de toplumun yöneticilerin sınırlarını belirlemede de belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Geçtiğimiz yıllarda biat ve vesayet üzerinden yaptığımız tartışmalar kısa süreli hafızalardan silindi… Peki davranış silindi mi? Demokrasi anlayışı? İktidar biçimi? İktidara meşruiyet kazandırma biçimleri?

*

Örgüt üzerinde etkisi olan belediye başkanlarını, milletvekillerini eleştirip yerden yere vururken örgütün düzenin değişmemesinden yakınıp ahlaki değerleri kendi çıkarları doğrultusunda unutanları omuzlar üzerinden taşıyabilme marifetini yok saymayalım…

Aktörler etrafında demokrasi için sokak sokak gezme motivasyonu belediyede işe girebilmek, yerelde iktidarın gücünden faydalanabilmek, kişisel hedeflerde kendine yol açabilmekse üyenin iradesinin önemi de tartışmaya açılır.

Her üye eşit midir, sorgulanabilir!

Zorla kazandığı üç kuruşu yeni bir ideolojinin güçlenmesi için partiye bağışlayan, ‘formalite’den yapılan delege seçimine bastonuyla gelip ‘katılımcı’ iradesini ortaya koyan, umutsuz bir geleceğe pasifçe bakmaktansa bilinç yaratmaya çalışan, eşini, dostunu, arkadaşını politik bir karar verici olması için teşvik eden üye ile; vesayeti ‘ama düzenin rengini değiştireceğiz’ yeniden üreten üye bir olur mu?

Sadece soruyorum. Merak ediyorum çünkü…

Gece gündüz çalıştıktan sonra evine kişisel ikbal taşımayan siyasetçi var mı? Aynı hatayı ya da aynı emeği verseler de hepsi bir mi, değil mi?

Elbette siyasetçilerin kişisel hedefleri olabilir. Hatta siyasetin doğasında bunların bulunması şaşırtıcı da olmaz. Ancak kişisel bir hedefin varlığı, o kişinin bütün motivasyonunu açıklamaz. Tıpkı üyelerin davranışlarını yalnızca çıkar ilişkileriyle açıklayamayacağımız gibi…

Asıl mesele, ‘kişisel ikbal’ ile ‘siyasal sorumluluk’ arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini tartışabilmek…

Tıpkı üyeler gibi siyasetçileri de yalnızca ‘kimin adamı’, ‘kimin adayı’ ya da ‘kiminle hareket ediyor’ üzerinden okumak, siyaseti yine kişiler üzerinden kurmak olur.

O halde asıl görmemiz gereken kimin ne istediğinden çok ne uğruna ve hangi sınırlar içinde siyaset yaptığıdır.

*

Tüm bunları siyaset üzerinden konuşuyor olabilirim. Ama siz isterseniz günlük hayatınıza, arkadaşlık ve iş ilişkilerinize isterseniz daha otoriter bir zeminde yeniden yorumlayın…

Yeni Parti’deki kongre sürecinde ne Talat Yalaz’ın adaylığı ne Odunpazarı’ndaki Rahmi Çinar-Emine Cevahir Çalıkuşu yarışı ne de Tevfik Yıldırım etrafındaki tartışmalar bize demokrasi getirecek.

Umut iradede saklı!

O yüzden Ayşe Ünlüce’nin gerçekten kime eşit, kime yakın olduğu; Ahmet Ataç ile Kazım Kurt’un birbirlerinin adayları üzerinden kendilerini destekleyip desteklemediği ya da kulislerde kim kiminle görüşmüş, kim kimi aday yapmıştan önce başka bir şey tartışmak gerekiyor. Neden hala siyaseti kişiler üzerinden kuruyoruz?

Örgütsel bilinçsizlik en çok örgütü yaralıyor!

Çünkü demokrasi, kimin kimi desteklediğinden önce üyenin kendi iradesiyle kimi destekleyebildiğiyle ilgilidir.

Elbet çıkar birileri dedikoduları anlatır…

Mesele rejim içinde sıkışan demokrasiyi şahıslar üzerinden aklamamakta!