Biraz geriye gidelim…
14 Nisan’da Şanlıurfa’da, 15 Nisan’da da Kahramanmaraş’ta okul saldırıları yaşandı.
Ölen ve yaralanan çocuklar…
Yayınlanan o görüntüler…
İçimiz yanmıştı, öfkelenmiştik, sitem etmiştik…
O dönemde bir yazı kaleme almıştım.
“Çok geç” başlığıyla…
Yazım şöyle başlıyordu:
“İlk iş Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Kahramanmaraş'ta bir okulda meydana gelen silahlı saldırıyla ilgili yayın yasağı kararı verildiğini duyurdu… Ve sonra... TBMM’deki tüm siyasi partiler okullara yapılan saldırılar ve okul güvenliği ile ilgili komisyon kurulmasına karar verdi. Ülke genelinde tüm okulların önünde iki polis görevlendirildi. Bazı şehirlerde okul çevrelerinde polis ekiplerince denetim gerçekleştirildi…”
Üzerinden 5 ay geçti.
Ve dün Manisa’nın Turgutlu ilçesinde yine bir okul saldırısı yaşandı.
Ben yazımı kaleme alırken 3’ü ağır 11 yaralı vardı.
Hepsi de öğrenci…
Bu gibi saldırıların temelinde sadece bir değil pek çok tetikleyici var elbette.
Her birini ayrı ayrı irdelemek, konuşmak gerek belki…
Ancak saldırının ardından yaşananlara bir bakın…
RTÜK, silahlı saldırıya ilişkin yürütülen adli soruşturma kapsamında yayın yasağı getirildiğini duyurdu.
İçişleri Bakanlığı, olayın bütün yönleriyle araştırılması amacıyla 2 mülkiye başmüfettişi ile 2 polis başmüfettişinin görevlendirildiğini açıkladı.
Yaşananlardan etkilenen öğrenci, öğretmen ve veliler için psikososyal destek ekipleride sahada rehabilitasyon faaliyetlerine başladı.
İşleyiş ne kadar da aynı değil mi?
Ama haksızlık etmeyeyim, bu süreçte bir gelişme daha yaşandı.
Saldırıdan bir gün önce içlerinde İçişleri ve Milli Eğitim’in de olduğu 7 bakanlık “Okul Güvenliği İçin İş Birliği Protokolü” imzaladı.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi “Biz öğrencilerimizin güvenli bir şekilde okula gelmelerini, okulda huzurlu bir şekilde eğitim öğretim görmelerini ve sağ salim tekrar evlerine dönmelerini istiyoruz. Aldığımız bütün tedbirlerin gayesi, maksadı bundan ibaret” demiş ve okullarda önlem aldıklarından bahsetmişti.
Bir gün sonra bu protokolün hiçbir anlam ifade etmediğini acı bir şekilde gördük.
Ve yine Sayın Bakan Çiftçi, saldırı sonrasında yaptığı açıklamada kolluk kuvvetlerinin gerekeni yaptığını, daha fazla bir şey yapılamayacağını, ailelere de büyük sorumluluk düştüğünü ve özellikle evlerdeki silahlara sahip çıkmalarını söyledi.
Tavsiyelerini dinledik bol bol…
“Okulları güvenlik riskine göre değerlendiriyoruz. 1’inci ve 2’ncidereceden riskli okullarımızda kolluk kuvvetleri sürekli olarak görev yapıyorlar” dedi ve 3 ile 4’üncü derece riskli okullarda gerektiğinde müdahalede bulunulduğunu anlattı.
Soruyorum;
Avrupa’nın kıskandığı ülkemizde “tüm okullarda” görev yapacak personel için bütçe yok mu?
Neden okulları “bu riskli, bu değil” diye ayırıyorsunuz? Neden tüm çocuklarımız kıymetli değil gözünüzde? Neye göre, kime göre belirleniyor bu okulların risk dereceleri?
5 ay önce oluşturduğunuz okul güvenliği komisyonu nerede? Ne yapıyorlar, ne yaptılar?
Bir okulda güvenlik açığı oluştuğunda bunun sorumluluğunu kim üstlenecek? Ailelere mi atacağız topu?
Ailelerin sorumluluğunu hatırlatmak, kamunun sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
5 ay önce “çok geç” demiştim.
5 ay sonra yine aynı yerdeyim…
Çocuklarımızın güvenliği, imza törenlerinde verilen görüntülerle değil, hayatlarını koruyan uygulamalarla sağlanır.
Protokoller imzalanıyor, fotoğraflar veriliyor, kamuoyuna okul güvenliği konusunda önemli adımlar atıldığı anlatılıyor.
İmzaların mürekkebi kurumadan bir okulda saldırı yaşanıyor…
İşte burada durup düşünmek gerekiyor…