Yazdığım kaçıncı yazı bu?

İyi kötü…

Beğenilir beğenilmez…

Okunur okunmaz, kaç yıldır yazı yazıyorum?

Ama yine de…

Şu yağmurlu, fırtınalı kış gününde…

Havadan mıdır nedir, yazı yazmak gelmiyor içimden.

Ama biliyorum, bu yazıyı da yazacağım.

Çünkü yazı, aşüfte bir yosmaya benzer!

Cazibesine kapılıp peşine düşmeye gör…

Alıp seni bilinmedik yerlere götürür.

O bilinmedik yerlerde aileni dağıtıp…

Melek yüzlü, altın kalpli, güzeller güzeli eşini yüz üstü bırakıp o yosmanın peşinde varını yoğunu kaybedersin!

Kimsenin aklına başka bir şey gelmesin.

Her ne kadar yazdığımız yazılarda her şeyi fütursuzca, utanmazca yazıyor olsak da biz öyle insanlar değiliz.

Diyeceğim o ki!...

Hiçbir şeye cesareti olmayan, sıradan, ha yaşamış ha yaşamamış…

Ne bileyim işte…

Dünyaya ha gelmiş ha gelmemiş…

Dürüst, namuslu…

Hatta fazlasıyla namuslu…

Vesaire vesaire insanlarız biz!

Yazdıklarımız başka yaşadıklarımız başka.

Yine de umarım eşimin haberi olmaz bu yazıdan!

Ne zaman elimde kitaplarla gelsem eve, eve kadın getirmişim gibi bir öfkeye kapılıp;

“Yine mi kitap toplayıp geldin!” diye kızıp öfkelenmekle geçti hayatı.

Yani kitaptan ve yazıdan başka peşinden gittiğimiz bir şey olmadı hayatta.

“Yeni komşularınız nasıl insanlar?” diye sorulunca, “iyi insanlar ama şaraptan, kitaptan ve kadından anlamıyorlar,” diyen kimdi?

Neyse boş verin; biz kitaptan, şaraptan anladık da ne oldu?

Şu yazıyı yazıp bitirelim bir an önce.

Ne diyordum?

Bir yazar kendini aşmalı.

Hiçbir kalıba sığmayan, yeni ufuklar açmalı.

Ve ancak o zaman, yazdığı yazıları okuyan insanlar yazılarını okumaktan zevk alır.

Tanrının bildiğini sizden saklamaya lüzum yok, benim de istediğim tek şey yazı yazmaktan zevk almak.

Siz, yazdığım yazıları okumaktan zevk alırken ben de o yazıları yazmaktan zevk almak istiyorum.

Başka ne isteyebilirim ki?

Tanınmak, okunmak…

Falan filan mı?

Neye yarar bu?

İstersen ejderha ol!

Yok olup gitmek karşısında, faydası yok hiçbir şeyin.

Şimdi kim biliyor, ders kitaplarında kalan Ahmet Rasim’i?

Süleyman Nazif’i, Ref’î Cevat’ı?

Hastane odasında beş parasız, kimsesiz yatıyorken;

“Bak ne hallere düştük!” demişti, zamanının en meşhur yazarı Süleyman Nazif.

Süleyman Nazif’in, Ref’î Cevat’ın, Naci Sadullah’ın…

Ve daha nice yazı ustasının ders kitaplarında da yeri yok…

Böyleyken…

Bu yazıları neden yazdığımı bilmiyorum ama…

Yine de, Tanrı günahlarımı bağışlasın, güzel, cezbedici, mini eteğinin altındaki ince uzun bacaklarıyla insanın aklını başından alan genç bir kadının peşinden gidiyormuş gibi çıldırtıcı bir hevesle yazının peşinden gideceğim kesin gibi gözüküyor!

Neler yazıyorum ben böyle?

Yazı bizi nereye getirip bıraktı?

Karanlık, izbe bir sokakta yolumu kaybettim.