Türkiye’de siyasal mücadele giderek daha fazla mahkeme salonlarına sıkıştırılmaya çalışılıyor. Muhalefetin önemli bir bölümü ise bu sıkıştırmaya karşı hâlâ hukuki süreçlerin kendi doğal mecrasında işleyeceği varsayımıyla hareket ediyor. Oysa son yılların deneyimi bize başka bir şey söylüyor. Siyasi sorunlar hukuki araçlarla çözülmeye çalışıldığında, buna verilecek yanıtın da yalnızca hukuki olması beklenemez.

Bu nedenle süreç boyunca eksik kalan nokta, hukuki savunmanın yanında güçlü bir siyasal savunmanın örgütlenememiş olmasıdır.

Burada söz konusu olan, yalnızca genel merkezin fiziksel olarak korunması değil elbette. Genel merkez, il ve ilçe örgütü binaları ve siyasal mekânlar sembolik öneme sahiptir. Özellikle siyasi müdahale tartışmalarının yaşandığı bir dönemde, genel merkezin yalnızca yöneticilerin değil, üyelerin, seçmenlerin, sendikacıların, demokratik kitle örgütlerinin ve yurttaşların buluştuğu bir direniş alanına dönüşmesi beklenebilirdi.

Üstelik sorun yalnızca Ankara’daki genel merkezle de sınırlı değil. Belki de asıl eksiklik yerelde kendisini gösteriyor.

Eğer ortada siyasi bir müdahale tehdidi varsa, buna karşı yanıt yalnızca Ankara’dan verilmez. Eskişehir’de, İzmir’de, Adana’da, İstanbul’da, sanayi havzalarında, işçi mahallelerinde, üniversitelerde ve emekçi semtlerinde yüzlerce toplantı düzenlenebilirdi. Mahalle forumları kurulabilirdi. Ev toplantıları yapılabilirdi. Sendikalarla, meslek odalarıyla ve demokratik kitle örgütleriyle ortak tartışma platformları oluşturulabilirdi.

Çünkü siyaset yalnızca mitinglerden ibaret değil. Hatta bugün belki de en çok tartışılması gereken konu budur.

Türkiye’de muhalefet uzun süredir siyasal mücadeleyi belirli kalıplar içinde yürütüyor. Basın açıklamaları, meydan mitingleri, izinli yürüyüşler ve kurumsal tepkiler… Bunların hepsi önemli. Ancak siyasal baskının olağanlaştığı dönemlerde bunlar tek başına yeterli değil.

Bir noktadan sonra insanlar yalnızca konuşan siyasetçiler görmek istemez, sürecin öznesi olmak ister.

Tam da bu nedenle artık yalnızca valilik iznine tabi etkinliklerle, önceden belirlenmiş miting takvimleriyle ve sembolik tepkilerle sonuç almak zorlaşıyor. İktidarın yıllardır sürdürdüğü baskı siyaseti karşısında muhalefetin hâlâ olağan dönemlerin siyaset repertuarıyla hareket etmesi ciddi bir açmaz yaratıyor.

Burada mesele şiddet çağrısı yapmak ya da hukuk dışı yöntemleri savunmak değil. Tam tersine, demokratik siyasetin toplumsallaşmasını savunmak. Mahallelerde örgütlenen, işyerlerinde tartışan, üniversitelerde forumlar kuran, kentlerde dayanışma ağları oluşturan bir toplumsal muhalefet, yalnızca seçim dönemlerinde ortaya çıkan bir muhalefetten çok daha güçlüdür.

Bugün CHP’nin yaşadığı süreçten çıkarılması gereken en önemli ders de budur.

Siyasal mücadele yalnızca seçim sandığında verilmemeli. Yalnızca mahkeme salonlarında da... Demokratik haklar, onları kullanmaya devam eden toplumlar tarafından korunur. Siyasal irade de ancak örgütlü bir toplumsal güçle ayakta kalabilir.

Çünkü tarihin hiçbir döneminde mahkeme kararları tek başına siyasal hareketleri teslim almamıştır. Asıl belirleyici olan, o kararlar karşısında toplumun nasıl bir tutum aldığıdır.

Ve belki de bugün muhalefetin önündeki en önemli soru şudur:

Mahkeme kararlarına itiraz etmek yeterli mi, yoksa artık siyaseti yeniden mahallelere, işyerlerine ve sokağın gündelik hayatına taşımanın zamanı mı?

(Sonhaber Gazetesi'nden alıntıdır.)