Ankara iki gün boyunca dünyanın en güçlü askerî ittifakının merkezine dönüştü.

7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi için başkent adeta olağanüstü hâl koşullarına sokuldu. Günler öncesinden yollar kapatıldı, binlerce polis ve asker görevlendirildi, kamu kaynakları zirvenin güvenliği için seferber edildi. Televizyon ekranlarında ise bambaşka bir Türkiye vardı. Haber bültenleri, gazete manşetleri ve sosyal medya paylaşımları NATO zirvesini adeta bir “Türkiye’nin diplomatik başarısı” ve “uluslararası prestij gösterisi” olarak sundu.

Liderlerin karşılanması, askerî törenler, protokol görüntüleri ve diplomatik mesajlar kamuoyunun önüne servis edildi. Zirvenin ihtişamı anlatılırken kimse halkımıza NATO’nun gerçek yüzü hakkında bilgi vermedi… Halka bunu anlatmaya çalışanlarsa baskı ve şiddet yoluyla susturuldu!

Hükümet, zirve gerekçesiyle günler süren geniş kapsamlı gösteri ve toplantı yasakları uyguladı. NATO karşıtı eylemlere polis müdahale etti, çok sayıda kişi gözaltına alındı, hatta tutuklandı. Eskişehir’de ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinde yapılan protestolar da güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaştı.

Peki Emek ve Demokrasi güçleri neden bu NATO’ya karşı ses yükseltmeye çalışıyor?

NATO gerçekten bize anlatıldığı gibi yalnızca bir savunma örgütü mü?

NATO, 1949 yılında kuruldu. Amacı Sovyetler Birliği’ne karşı Batı Avrupa’nın güvenliğini sağlamaktı. Ancak NATO’yu yalnızca askerî bir ittifak olarak tanımlamak eksik kalır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya iki kutba ayrılmıştı. Bir tarafta ABD öncülüğündeki kapitalist blok, diğer tarafta Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist blok bulunuyordu. NATO, bu kutuplaşmanın Batı cephesindeki askerî örgütüydü. Marshall Planı ekonomik ayağı oluştururken, NATO bunun askerî güvencesi hâline geldi.

Dolayısıyla NATO yalnızca sınırları koruyan bir savunma sistemi değil, aynı zamanda Batı kapitalist düzeninin güvenliğinin garantörü olarak görülmelidir. Bugün çok az kişinin sorduğu önemli bir soru vardır. Sovyetler Birliği 1991’de dağıldı. Varşova Paktı tarihe karıştı. Peki NATO neden dağılmadı? Tam tersine genişledi. Doğu Avrupa’ya yayıldı. Yeni askerî doktrinler geliştirdi. Faaliyet alanını Avrupa’nın dışına taşıdı. Bu soru tek başına bile NATO’nun yalnızca “savunma örgütü” olarak açıklanamayacağını göstermektedir.

Dünya daha barışçıl olmadı. Tam tersine askerî müdahaleler arttı. Afganistan, Irak, Libya...Ortadoğu, yirmi birinci yüzyılın en büyük insani felaketlerinin yaşandığı coğrafyaya dönüştü. Milyonlarca insan yerinden edildi. Kentler yıkıldı. Ülkeler parçalandı. Yüz binlerce insan yaşamını yitirdi.

NATO’nun öncülük ettiği ya da ABD/İsrail’in belirleyici rol üstlendiği askerî müdahalelerin bu yıkımlar üzerindeki etkisi uluslararası alanda uzun yıllardır yoğun biçimde tartışılmaktadır.

Türkiye Neden NATO’ya Üye?

Türkiye’nin NATO üyeliği yalnızca askerî bir tercih değil, Cumhuriyet’in dış politikada Batı eksenine yönelmesinin kurumsal ifadesiydi. NATO üyesi olmamasına rağmen 1952 yılında, hukuka ve mazlum milletlerin bağımsızlığı ilkesine aykırı olarak Kore Savaşı’na asker gönderilmesi, Türkiye’nin Batı ittifakına kabul edilmek için ödediği siyasî ve askerî bedel olarak değerlendirilebilir. NATO üyeliğiyle birlikte Türkiye, güvenlik alanında ABD öncülüğündeki blokla bütünleşirken, ekonomik ve siyasal olarak da Soğuk Savaş’ın Batı kampında konumlandı.

Bugünse Türkiye’de ilginç bir çelişki yaşanıyor. Bir tarafta meydanlarda “İslam coğrafyası”, “mazlum halklar”, “Filistin” söylemleri yükseliyor. Diğer tarafta aynı iktidar, NATO’nun en kritik zirvelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Oysa NATO, Filistin’de dökülen kanın birinci dereceden sorumlusu!

Bir tarafta Batı karşıtı söylemler... Diğer tarafta Batı’nın en güçlü askerî ittifakının vazgeçilmez üyelerinden biri olma iradesi...Bu çelişkiyi tartışmadan dış politikayı anlamak mümkün değildir. NATO’yu eleştirmek yalnızca dış politika tartışması değildir. Aynı zamanda demokrasi tartışmasıdır.

Çünkü savaşlara hazırlık için ayrılan devasa bütçeler, çoğu zaman eğitimden, sağlıktan ve sosyal politikalardan eksiltilmektedir. Silah sanayisinin büyümesi, askerî harcamaların artması ve güvenlik eksenli siyaset, emekçilerin gündelik yaşamını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle NATO tartışması yalnızca generallerin, diplomatların veya strateji uzmanlarının konusu değildir. İşçinin de konusudur. Emeklinin de konusudur. İşsizin de konusudur.

Çünkü her füzenin, her savaş uçağının ve her askerî harcamanın faturası eninde sonunda halkların omuzlarına yüklenmektedir. Bütün bunların ardından yeniden aynı soruyu soralım. Günlerce, haftalarca, aylarca televizyonlarda NATO konuşuldu. Gazeteler NATO yazdı.

Liderler NATO için Ankara’da buluştu. Peki bu ülkede kaç kişi NATO’nun gerçekten ne olduğunu biliyor?

Çünkü halkların geleceğini etkileyen kurumlar hakkında en çok konuşulan zamanlar, çoğu zaman onları en az tartıştığımız zamanlardır.